
GLK Sinema


20.
Uluslararası İstanbul Film Festivali
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği film festivalinde
her yıl birçok eşcinsel yönetmenin filmlerini ya da eşcinsel temalı
filmleri görmek mümkün oluyor. Bu yıl da oyuncuları, yönetmeni ya
da konusu yüzünden izlenmesi gerektiğini düşündüğümüz filmleri seçtik.
Acı Gerçek
Sinepop 19 Nisan Perşembe 16:00 / 21 Nisan Cumartesi 10:30 / Rexx
26 Nisan Perşembe 13:30
Fassbinder Benim İçin Bir Taneydi!
Beyoğlu 19 Nisan Perşembe 13:30/19:00
Gülünç Felix
Emek 22 Nisan Pazar 10:30 / Rexx 24 Nisan Salı 13:30 / Beyoğlu 26
Nisan Perşembe 19:00
Keyif Evi
Emek 22 Nisan Pazar 16:00 / Sinepop 23 Nisan Pazartesi 21:30
Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları
Atlas 25 Nisan Çarşamba 13:30/19:00 / Rexx 27 Nisan Cuma 19:00
Kumun Altında
Rexx 22 Nisan Pazar 10:30 / Atlas 27 Nisan Cuma 13:30/19:00
Özel Bir Gün
Rexx 16 Nisan Pazartesi 21:30 / Emek 25 Nisan Çarşamba 13:30/19:00
Tabu
Emek 21 Nisan Cumartesi 13:30/19:00
101 Reykjavik
Emek 25 Nisan Çarşamba 21:30 / Sinepop 26 Nisan Perşembe 13:30
175. Madde
Sinepop 26 Nisan Perşembe 16:00 / Beyoğlu 29 Nisan Pazar 10:30



Midnight
In the Garden of Good and Evil
Yönetmen:
Clint Eastwood
Oyuncular: Kevin Spacey, Jude Law ...
İki yıl önce İstanbul Film festivalinde gösterilen ancak sinemalarda
gösterime girmeyen Clint Eastwood'un kamera arkasına geçtiği
bu film John Berendt'in çok satan kitabından uyarlama. Kentin önemli
ve renkli sakinlerinden sanat eseri koleksiyoncusu Jim Williams'ın
her yıl merakla beklenen Noel partisine dair izlenimlerini yazacak
olan gazeteci John Kelso; Jim Williams ve erkek sevgilisinin
arasında geçen tartışmaya tanık olur. Aynı gece içinde sevgilisinin
(Jude Law) ölü bulunması üzerine açılan mahkeme nefs müdafaasına
dönüşür. Basit bir dergi yazısı olacakken tarafsız ve iyi bir gözlemci
olan gazetecinin bulgularıyla uzayan sorgulamalar J. Williams'a
gerçeği açıklatır.

Filmde
büyük servetine karşın hapse girince tüm dostlarının uzaklaştığı
bir eşcinsel karakterle, yönetmen toplumsal değerleri sorgulamaya
soyunuyor. Mahkemede cinsel kimliğini açıklamayı kabul ederken annesinin
salonda bulunmamasını istemesi ise aile kurumuna duyulan saygıyı
getiriyor hemen akla. Çokça kullanılan mizahi öğeler, ağzı kalabalık
eşcinsel ve travesti karakterlerle canlandırılmaya çalışılan filmin
"yüce mukadderat" diye bağıran gereksiz finali ne yazık ki izleyicinin
filmden hüsranla ayrılmasına neden oluyor.



The
Doom Generation
Yönetmen: Gregg Araki
Oynayanlar: James Duvall, Rose McGowan
The
Doom Generation, Bağımsız Amerikan Sinemasının en kendini bildik,
dediğim dedik, uç sinemacılarından biri, Gregg Araki'nin
gerek kendi kısıtlı hayran kitlesi gerekse her geçen gün popülaritesi
artan filmlerini yakın takibe almış sinefiller arasında ufak çapta
efsane olmuş bir film.

Araki'nin
"tüm yabancılaşmış yeniyetme filmlerine bir son verecek gerçek yabancılaşmış
yeniyetme bir film" diyerek nitelendirdiği, "kayıp kuşak" temasını
işlediği üçlemesinin ikinci filmi olan The Doom Generation,
soyadlarını Amerikan bayrağının renklerinden alan üç kahramanının,
şanssız bir tesadüf sonucu tanışmalarıyla başlayıp ardı arkası kesilmeyen
aksiliklerle boğuşarak, kendilerini bekleyen korkunç sona doğru
yaptıkları bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğun hikayesinin anlatıldığı
bir yol filmi.

Yolculuk,
kahramanlarımızdan ikisi olan sivri dilli Amy Blue ve melekten
farksız saf Jordan White'ın arabalarında ilk cinsel deneyimlerini
yaşama girişiminde bulunurlarken, diğer üçüncü kahraman kelimenin
tam anlamıyla bir kurt olan Xavier Red'in bir grup serserinden
kaçarken onların arabasına zoraki olarak sığınması ile başlıyor
ve Xavier'ın bir süre sonra alışveriş yapmak için durdukları
marketin "rahatsız" sahibinin kafasını istemeden uçurması ile hız
kazanıyor. Bu andan itibaren kahramanlarımızın kaçma eylemi etrafında
gelişen yolculuklarını izlerken, onların bu kaotik ve klostrofobik
yolculukları sırasında karşılarına çıkan garip, vahşi, kana susamış
ve hepsi de Amy'yi tanıyormuş gibi görünen insanlar ile mücadelelerine
ve kendi aralarında cinsel olarak birbirlerine açılmalarına ve cinselliklerinin
"farklı" boyutlarını keşfetmelerine şahit oluyoruz.

Cinsellik
bahsi açılmışken Araki'nin filmin neredeyse tüm çerçevelerine
sinmiş ironik yaklaşımı burada da kendini hissettiriyor. Filmin
jeneriğinde, Araki'nin filmini heteroseksüel bir film olarak
nitelemesinin aksine filmin ilerledikçe heteroseksüellikten uzaklaşan
bir çizgiyi izlemesi, yönetmenin ironik yaklaşımına bir örnek. Karakterlerin
isimlerinden tutun da filmde sayı bahsi geçtiğinde İncil'de şeytan
kavramının karşılığı olan 666 sayısının - bir diploma notu ya da
alışveriş tutarı olarak - karşımıza çıkması, filmin finalindeki
katliamın sorumlusu olan eşcinsel düşmanı karakterlerden birini,
eşcinsel bir porno film yıldızının oynaması bu ironik yaklaşımın
diğer bazı sonuçları.

Araki,
oluşturduğu kaotik ve vahşi dış dünyanın aksine, kahramanlarına
ironiyi elden bırakmadan elinden geldiğince naif ve sevecen yaklaşmaya
çalışıyor. Duygudan yoksun denebilecek, mtv izleyen ve fast food
yiyen, aileleri yerine müzik kasetlerini özleyen, dış dünyadan kopuk,
umutsuz ve monoton bir yaşam süren bir gençlik portresi çiziyor.
Yönetmenin üç kahramanına karşı beslediği bu naif ve sevecen tavırdan
dolayı kahramanların karşılarına çıkan onca psikopat karakteri gözlerini
kırpmadan öldürmelerini ses çıkarmadan izleyebiliyor ve siz de bir
şekilde bu üç karakter gibi akan onca şeyi kan değil de ketçap olarak
görmeye başlıyorsunuz.


Splendor
Yönetmen: Gregg Araki
Oynayanlar: Kathleen Robertson, Johnathon Schaech, Matt Keeslar

Gregg
Araki filmleriyle bugünlerde fazla yakınlaşmaya başlayınca (arkadaşlarının
hazineleriyle geçinin bir DVD canavarı olduğumdan, gey koleksiyonlarda
Araki sıkça karşıma çıkıyor) geçtiğimiz sezon vizyona giren Splendor,
yazmak için çok çekici göründü. Önümüzdeki haftalarda Gregg Araki'nin
diğer filmleri de tek tek sinema köşemizde yerlerini alacak.

Gregg
Araki Amerikan bağımsız sinemasının gözbebeklerinden ve eşcinselliğini
korkmadan hatta bazen sertçe ön plana çıkaran bir yönetmen. Belki
de öyleydi demek daha doğru. Totally Fucked Up, Nowhere
ve jeneriğinde "A Heterosexual Movie by Gregg Araki" yazısıyla
başlayan Doom Generation'dan sonra, Araki söylediğine
göre olgunlaşmış, sakinleşmiş ve yaşama bakış açısı değişmiş.

Splendor
yönetmenin 40'lı yılların romantik komedilerine olan özlem ve hayranlığı
üzerine çektiği bir "cici" film. Ama yine de bir erkek erkeğe öpüşme
sahnesi koymadan edememiş. Ayrıca çekimlerde, renklerde "Evet bu
bir Araki filmi" dedirtebilecek, eski filmlerinden tanıdık
gelen birçok şey var. Ayrıca kadın kahramanın en yakın arkadaşının
lezbiyen olması da Gregg Araki'yi tamamen kaybetmediğimizi
gösteriyor.

|