|

ROMEO
& ROMEO


Eyvah Seksenler!
Modacılar
bu kış için seksenlerin kayıp ruhunu yeniden dünyaya çağırdı.
Ekose desenler, sentetik kürkler, deri pantolonlar, altın ışıltısı
taşıyan tasarımlar, baskılı kolej tişörtler podyumlarda arzı endam
ediyor... Seksenlerin nefret edilen kuşağı punklar bu kez manikürlü
tırnakları ve yüzlerce dolar fiyat etiketi taşıyan giysileriyle
magazin dergilerinden bize göz kırpıyor.

Bütün bu imajların ulaştırdığı mesajda ciddi bir yoksayış,
bir çeşit bellek kaybı ya da kumpanyalara özgü kederli bir gösteriş
var. Belki de bu nedenle ilkgençliğini seksenlerle paylaşmış pek
çok kişi seksenlerin geri dönüşünü tüyleri diken diken olarak izliyor.
Ait olduğum kuşağa ait birçok insan bu giysilerle yeniden gezinmek,
böylesi bir siluetle yeniden barışmak istemiyor. Çünkü dönemin modası,
aynı zamanda seksenlerin baskı altında bırakılmış özlemlerinin de
birer ifadesi ve bu, ikibinleri yaşarken çok daha net görülüyor.

Seksenler,
yeniyetmeler için bir hayaller galerisiydi. Bir yanımız ipinden
boşanmış gibi hızla ivme kazanıyor bir yanımızsa politik, ekonomik
ve ahlaki dayatmalarla yere çivileniyordu. Seksenler Türkiye'sinin
politik kamplara bölünmüş ancak ne olursa olsun "mazbut" ailelerinde
geçiriyorduk günlerimizi. Kendimizi ifade etmemeye, belirsiz ve
bir örnek kişilere dönüşmeye koşullanarak büyüyorduk. İçimizdeki
renkler nedeniyle köşeye sıkışıyor, neredeyse onlardan korkuyorduk.

İyi
ailelerin jeanlerini yırtan, rock ve pop dinleyen, gizli gizli
kulağına küpe takan kötü erkek çocukları ya da saçlarını kısacık
kestiren, göbeği açıkta bırakan tişörtler giyen, kollarına dirseklerine
kadar deri sicimler saran kötü kız çocuklarıydık. Çılgınca bir merak
ve keşfetme duygusu ile dünyaya bakıyor ve bulabildiklerimizi uç
uca ekliyorduk. Bu uç uca ekleme, nesneler arasında ebeveynlerimizi
çılgına çeviren aykırı ve yakışıksız ilişkiler kurabilme hali bir
çeşit cüret gösterisiydi aynı zamanda. Toplumun bütün katmanlarıyla
üzerimize yığıldığı ilk gençlik günlerimizde, kendimizi bulabildiğimiz
birkaç şeyden biri olan moda ile ifade etmeye çalışıyorduk. Uç uca
eklenmiştik. Yakışıksız ve asiydik. Aklımızda çok fazla hayal, hayat
hakkında bize ulaşabilen pek az bilgi ve yakın gelecekte görebildiğimiz
pek az imkan vardı.

Hayat dışarıda bir yerlerde olmalıydı ancak sokağa çıkma
yasaklarının perçinlediği şekilde dışarısı tehlikeliydi. Sadece
dışarısı mı? Tanımadığımız herkes, uzak komşular bile... Tehlike
her yerdeydi ve aile giderek kendine daha çok kenetlenmeliydi. Bizden
esirgenen hayatın yerine ikame edecek birkaç seçenek vardı önümüzde.
Ya, hayatlarımızı zamanlaması yanlış birer proje gibi rafa kaldırıp
bitkiler gibi yaşayacaktık, ya hayatı bir gün satın alabilmek için
çok para kazanmak gerektiğine inanıp buna uğraşacaktık. Ya da belki
çoktan kayıptık. Pöh!

Yeşilçam filmlerinin kötü yola düşen kadın kahramanlarıyla,
beta kasetlerde porno filmlerle, biyoformlu / permalı saçlarla,
el örgüsü bol kazaklarla, kloş eteklerle, TRT'nin Cenk Koray'lı
pazar sıkıntılarıyla geçen yılların ardından yetişkiniz. Doktor,
hamal, memur, uyuşturucu bağımlısı, reklamcı, torbacı, pazarlamacı,
mafya, fahişe, gazeteci, dansöz, tesisatçı, aile babası, çocuk annesiyiz.
Boşların boşuyuz, Özal Türkiye'sinin son ürünüyüz, bizim için herkes
bunu söyleyecektir. Pöh!

Bu
kış için modacılar, dönemin giysileriyle yeniden karşımıza çıktığında,
"global bir mutsuzluktan nasıl rant elde edilir?" sorusunu da yanıtlamış
oluyor. Yirmi yıl öncesinin kostümleriyle arz-ı endam eden modeller
ne kadar içten gülümserse gülümsesin, baştan aşağı çıkışsızlığı
vurgulayan o kostümler ne tip yeni kurgular içinde sunulursa sunulsun
sonuç değişmez. Çünkü kendimizi yeniden öyle görmek istemiyoruz.
Dönemin bütün çalkantısının uzağında, sanki hiçbir şey olmamış gibi
bu giysileri yeniden giyemeyiz. Kişisel tarihimizin bu karanlık
döneminin birer karikatürüne dönüşmek, rant peşindeki markaların
yüzünü güldürebilirse de bizim damarlarımıza ancak sıkıntı serpebilir.
Seksenlerle henüz hesaplaşılmamışken ve onun mirası, hali hazırda
düşünce suçundan faili meçhullere, hayalilerden mafyalaşmaya kadar
hayatlarımızı imkansızlaştırırken, bu trendin serin esintisi kanımızı
dondurabilir. Ne kadar kurtulduğumuzu sansak da Elm Sokağı'na bir
yolunu bulup geri dönen Freddy gibi, kış seksenlerle geliyor.

Belki hiç gitmemişti...
|
Ufuk
Kuzey
Not:
Bu yazı 15 Ekim 2000'de,
Radikal 2'de de yayınlanmıştır.
|
Diğer
yazılar için tıklayın
|