|

ROMEO
& ROMEO

Güneşle Kimse Sözleşmiyor, Kimse Rüzgarı Dinlemiyor...


BİR
ZAMANLAR
Bir zamanlar mavi stabilo bir kalemi siyah yazıyormuş gibi göreceğiniz
kadar loş ışıklar altında gecelerini geçiren insanlar yaşardı ve
Asya'da şaman büyücüler vardı.

Onlar, topluluklarının hem dinsel ve hem de politik liderleriydi.
Aynı zamanda doktoru ve şifa dağıtıcısı.

Topluluğu kötü ruhlardan ve onların kötü oyunları olduğuna inanılan
doğal afetlerden korurlardı.

Saatleri güneşe göre ayarlıydı. Bulutların, rüzgarın, bitkilerin,
toprağın, suyun, ateşin ve tabii ki güneşin dilinden anlarlardı.

Günbatımındaki huzursuzlukla kabilenin, kumun işaret ettiği yönle
gittikleri yönün ilişkisini gören gözleri vardı. Güneşle aralarında
her sabah ve akşam kolay açıklanamayan bir alışveriş yaşanırdı.

Şaman'ın ateşe, toprağa, suya, yıldızlara, rüzgara ve güneşe öylesine
yakından, öylesine yürekten, öylesine direkt bir bakışı vardı ki,
bir süre sonra rüzgarın esintisi içindeki bütün yabancı sesleri
uzaklara üfürür, suyun akıntısı bütün şüphe tohumlarını önüne katıp
götürür, ateş bütün öfkelerini yakıp savurur ve güneş bütün korkularını
kurutup buharlaştırırdı.

O zaman üzerindeki bulut artık şamanın içinden geçer, rüzgar kulak
delikleri arasında girdaplar oluşturur, ateş onunla yürür, su küçük
çatlaklardan onunla sızardı.

Baharda yeşillenen yaylalarda açan bütün yabani çiçekler onun teninden
patlar, kabilenin (topluluk) açılıp kapanan bütün gözleri onun gördüklerini
bir gizler bir gösterirdi.

Şaman da tıpkı kabilenin diğer üyeleri gibi tekil bir sistemdi.
Ancak o, tıpkı masanızdaki kompüterin internet bağlantısı ile sisteme
girişi gibi bütün varoluşa entegreydi.

Asya'dan çok uzakta, Amerika kıtasının çöllerinde aynı sisteme entegre
olabilen Kızılderili kabile liderleri yaşardı. Ritüellerindeki farlılıklara
rağmen onlar da şamandı. Kaktüs köklerinden kendilerine kanatlar
yapabilecek kadar toprağa yakınlardı.

Bozkırın ortasında onlar da güneşi selamlarlardı ve alçaktan, hızla
hareket eden bulutların ivmesi ile onların evrendeki bütün nüvelere
sızabilecek derin kavrayışı arasında gizli bir ilişki vardı. Bir
zamanlar Asya'da güneşin beş vaktine göre Allah'ı ve tüm varoluşu
selamlayan Müslümanlar yaşardı. Güneşin doğumundan karanlığın hakimiyetine
kadar olan zamanda yüzlerini güneşe çevirerek semaya şükürlerini
sunarlardı. Bulutlar kimi kez yeryüzüne neredeyse teğet, zaman zamansa
sınırsız gibi görünen bir genişlikten geçerdi.

BABİL
Bir zamanlar, Babil Kulesi yıkıldıktan binlerce yıl sonra dünyada
medeni toplumlar yaşadı. Bütün küre neredeyse yeni bir Babil Kulesi
olmaya doğru hızlı adımlarla ilerliyordu. Dünya nüfusunun yarıya
yakını aynı dili konuşabiliyordu. Kalan yarısı ise bu yeteneği geliştirmeye
zorlanıyordu. Ayni dili konuşabilen insanların sayısı arttıkça birbirini
kavrayabilen insanların sayısı azalıyordu. Kimse birbirini anlamıyordu.
Çünkü medeni insanlar büyük kentlerde güçlükle yaşıyorlardı.

Onlar için güneşi selamlayan şamanlar yoktu. Güneşi ve semayı günde
beş kez selamlayacak zaman yoktu. Kendilerine kaktüs kökleri ve
mantarlardan kanatlar yapan Kızılderili büyücüler çoktan yaptıkları
kanatlarla uçmuşlardı.

Kentler kötü birer reprodüksiyon gibiydi. Milyonlarca yapıtaşından
oluşan modern dünya, kötü bir natürmortu andırıyordu. Gece ışıkları,
yeryüzünün en çok elli metre üzerine kadar sadece kirli ve puslu
bir aydınlığı taşıyabiliyordu. Binlerce insan, genetik kodlarındaki
anarşist bir gen tarafından sisteme entegre olmak için sürekli zorlanıyordu.
Bunun için makineler, kablolar, uydular ve elektrikten oluşan sistemler
inşa edilmişti.

İnsanlar sisteme entegre olduklarında bu sadece onların susuzluğunu
artırıyordu. Daha fazla bilgi zehirliyor, daha fazla anime vizyon
gerçekliği terörize ediyor, haz duygusu bütün diğer duyguların önüne
geçiyordu.

Oysa güneş her sabah kentin üzerinde milyarlarca yıldan sonra ilk
kez doğuyormuşçasına büyüleyici bir biçimde görünüyor ve her akşam
bu son vedasıymışçasına görkemli bir biçimde kayboluyordu.

Kentin ara sokaklarında sadece toz ve pislik kaldıran iğrenç bir
esintiyi andıran rüzgar, sadece yirmi metre yukarıda, çatıların
üzerinde bütün görkemiyle esiyordu.

Kentin damları yeni bir yeryüzünü andırıyordu. Hayat, çatıların
altında deyim yerindeyse "yeraltında" sürüyordu.

Dikkatlice dinlense hemen her akşam duyulan çan sesleri de, okunan
ezanlar da ve sabahları öten horozlar da aynı şeyi hatırlatmaya
çalışıyordu.

Birilerinin güneşi görmesi gerekiyordu. Birilerinin rüzgarı duyması,
birilerinin akşamın eflatunlarını ciğerlerine soluması, birilerinin
çatılara çıkması, birilerinin toprakta yürümesi gerekiyordu. Değilse
varoluşun bütününden büyük bir hızla kopan yerküre, karanlıkta uzak
ve belirsiz bir yörüngeye doğru sürüklenecek ve karanlık için küçük
aydınlatıcı makineler dışında aydınlığın olmadığı bir yerlerde kendi
ekseninde dönüp duracaktı.

ŞİMDİ
Birilerinin, amuda kalkarak dünyayı elleri üzerinde taşıyabilecek
adamların varolduğuna inanması gerekiyor. Birilerinin güneş ile,
birilerinin bitkilerle ve denizle hoşbeş etmesi gerekiyor. Birilerinin
içindeki meleklerin sesini duymak için bütün gürültüyü rüzgarla
süpürmesi gerekiyor. Birilerinin bunları yazması gerekiyor.
Diğer
yazılar için tıklayın
|