|

ROMEO
& ROMEO

Kent ışıkları- İzlenimler/9
"Lütfen
parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın."
Power
Nietzsche,
İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde'de,
iyiliğin güçsüzlükle ilişkisine dikkat çeker. Sosyal, bedensel ya
da psikolojik olarak güçsüz bireyin güç oluşturma çabası olarak
ortaya koyar iyiliği. Giderek bu özelliklere sahip kişilerin kendilerini
koruma çabası, güçsüzlüğe giydirilen bir çeşit kılıf, güçsüz sınıfın
kalkanı...

İyilik ilk anda tamamıyla vicdan ile ilgili ve kişisel bir
kavrammış gibi algılanırken azıcık daha titiz bir bakışla gerçeğin
böyle olmadığı kolayca görülebilir. İyilik, tanımı gereği sosyal
bir durumdur. Başkalarıyla bir karşılıklı duruş halinde varlığından
ya da yokluğundan söz etmek mümkündür. Mümkündür mümkün olmasına
da kolay mıdır her zaman iyilik dediğimiz şeyi iyilik demediklerimizden
ayırmak?

Bu
sosyal "iyilik" durumu bir süre sonra kendi açmazlarında boğulmaya
başlar. Davranışlarını analiz ederek kişisel onuruyla çatışmaksızın
yaşamayı hedefleyen birisi iki durup bir durup yol ayrımlarında
kalacaktır. Çünkü çoğu kez iyi olan, doğru olandan, doğru olan da
faydalı olandan farklı görünür.

Kişi
eğer, kendisinin kalmaya tahammül edemeyeceği bir durumda başka
birini bırakmaması gerektiğine inanıyorsa, iyi olanı yaptığında
kuvvetle muhtemeldir ki kendisi için daha faydalı bir durumdan ferâgat
etmiş olacaktır. Ancak, böylelikle kendini tek, yalnız ve korunmasız
hissetmeyecek, içten içe, gerçek olsun olmasın kötü durumlarda arkasında
bir "güçsüzler" ordusunun var olduğunu bilecektir.

Bu
bilgi huzur verir. İyilik yapmanın yaşattığı huzur, eğer başlangıçtaki
varsayımımız doğru ise birisi için gösterilen yararlılıktan değil,
bir gün bize gösterilmesini umut ettiğimiz yararlılık için ödememiz
gereken borcu ödemiş olmanın ferahlığından kaynaklanır. Bencilliktir.

Ben gücün böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak, durumların
pratik yönlerini açıklamak, şeyler arasındaki ilişkileri kurabilmek
ve kavrayabilmek için böylesi bir yaklaşımın, model olarak işlevsel
olduğunu düşünüyorum. Çünkü sevginin, özelde de eşcinsel sevginin
karşılıklı güçler ve bu güçler arasındaki armoni ve mücadeleyle
yakın ilişkisi var.

ANGEL
Herkes bir meleğe aşık olur.
Işıklar saçar o. Güzel olandır. Gerçekten aşıksanız güzelliğin
ta kendisidir. Vücudunun sınırları nurla çizilmiş olduğundan konturları
belirsizdir. Baktığınızda gözünüzü alır. Onu seversiniz. Onun tarafından
sevilirsiniz. Bir karşılıklı duruş hali başlar aranızda. Bir çeşit
dans gibidir bu. Ve dans pistinin çevresinde yaşam devam etmektedir.
Dans pisti teknik olarak bu yaşamın sınırları dahilindeyken, pratikte
arada ışık yılları vardır. Öyle hissedersiniz. Öyledir de...

Ve zamanla birlikte karnınız
acıkır, terleyip kirlenirsiniz, telefon çalar, birileri gelir,
başka birileri gider. Bütün bunlar aşık olduğunuz kişiyi de sizi
de hem tek tek ve hem de ikili olarak milyonlarca ihtimalin zaman
zaman yanında ve zaman zaman da karşısında olmaya zorlar. Seçmek
ya da seçmemek, anlamak ya da reddetmek, tabi olmak ya da dışında
kalmak... Uyuşmalar ve çatışmalar...

Ve bir gün hayat, sizi,
karşı karşıya getirir. Kişisel olarak doğru olanı yapmak, gururlu
davranmak, kişiliğinizi korumak, değerleriniz ve prensiplerinizden
ödün vermemek, kendinize haksızlık etmemek ya da salt olarak onu
sevdiğiniz için bunları unutarak "iyi" olanı yapmak, onu kollamak,
birini kendi kişiliğinizin önünde bir değerle taçlandırmak noktasında
kalırsınız.

Daha açık olmak gerekirse karşılaştığınız durum canınızı
inanılmaz derecede yakmaktadır. Bu her neyse onunla barışmanız mümkün
görünmemektedir. Ondan uzaklaşmak istersiniz. Bunu ona ödetmek bile
bir an için aklınızdan gelir geçer. O, mutsuzlukla önüne bakar,
pencereye bakar, sandalyeye bakar. Gözlerinize bakamaz. Haksızlığa
uğradığını ve kaybettiğini düşündüğü için bunu ödetmeye yeminli
gibidir. Güçlü görünmek ister. Aynı saflarda dans ettiği adamla
ayrı saflarda savaştadır. Güçlü olmak, hiçbir şeye gereksinim duymaksızın
yaşayabildiğini yüzünüze çarpmak ve bu özgürlükle her şeyden vazgeçebilecek
kadar umursamaz olabilmeyi becermek... Nezakete ve saygıya gerek
görmeyecek kadar güce sığınmak.

Bütün
bunları izlersiniz. İsterseniz onun kadar güçlü davranabileceğinizi
bilirsiniz. Hem de ortalığı tozu dumana katıp hemen her şeyi gücünüzün
tozu altında bırakacak kadar...

Oysa
toz ve duman arasında yitip gidecek şeyleri getirirsiniz aklınıza,
uğradığınızı düşündüğünüz haksızlığın sadece 1000 kilometre kuzeyde
ya da doğuda hiçbir anlam ifade etmediğini, güçmüş gibi görünen
bu boş inancın kofluğunu görürsünüz. Güçlü olmak istemezsiniz. Güçsüzlüğe
bir kılıf olarak değil ama. Tam tersine gerçekten gücünüzü yitirmemek,
direncinize sahip çıkmak, yaşamın saçmalıklarına ve hayatın taktığı
çelmelere karşı inançlarınızı ve hayallerinizi korumak için. Bu
savaşın kazanan bir tarafı olamayacağını kesinlikle bildiğiniz için.

Modern
biriyseniz bu aralar hızla modern yönlerinizden uzaklaşmanız
gerekir. Çünkü sistemin kayıtsız şartsız sınırlarını çizdiği onur
(gurur) anlayışı size karşı durmaktadır. Çağdaş ve eğitimli bir
bireyin hayat için yapması gerekenlerle uzaktan yakından ilginizin
olmadığı bir dönemdesinizdir.

Bir
an için elinizi gırtlağınıza götürüp sakince nabzınızı dinleseniz
gerçeğin kapıları önünüzde açılıverecektir ancak siz modern yönleriniz
nedeniyle "personality"nizin ağlarında debelenip durmaktasınızdır.
Bir daha onu görmeyecek, sesini duymayacak, hiç karşılaşmayacak
olmanızın gerçekliğine karşılık onun için iyi olanı yapmak ya da
yapmamak... Gelip dayandığınız nokta tam olarak budur.

Siz
bunları düşünerek mutfak camından yıldızları izlerken arkanızda
bir kıpırtı hissedersiniz. Başınızı çevirdiğinizde onunla karşılaşırsınız.
Birbirini bu kadar seven iki kişi arasında varlığı elle tutulacak
kadar yoğunluk kazanmış bu itici gücün nasıl, ne zaman ve hangi
nedenle ortaya çıktığını anlayamazsınız. İçinizde zafer bekleyen
bir kırkayak vardır ve karşıdaki kaçamak bir bakışınızı bile yakalasa
içinizdeki iktidar kırkayağının bir boğumu ezilmektedir. Ezilen
boğumdan yeşil, asitli bir sıvı sızmakta ve bu sıvı canınızı yakmaktadır.

Ne
yapacağınızı bilemeden camdan dışarıyı izlemeyi sürdürürsünüz.
Yıldızların ateşi yüreğinizi dağlar, uzaktan gelen bir çocuk ağlaması
ses tellerinizi çatlatırcasına zorlar, aşağıda kaldırımın kenarında
duran otomobilin boyasındaki çizik yüzünüzü kanatır... Ve hemen
hiçbir şey önem taşımaz o anda, her şey silinir. Söylenmesi, yapılması,
ödenmesi gereken ne varsa bunu yapabilirsiniz artık. Sanırsınız
ki onun yüzünün gülmesi hayatın yüzünü güldürecektir. Bilirsiniz
ki kolay olan, her şeyi bu kör noktada tutacak kadar kendin sandığın
şeye köle olmaktır.

Bu
noktaya gelmek güçlü bir serüvendir, ancak sizden beklediği
daha büyük bir direnç vardır. Bulunduğunuz noktayı asla kaybetmemeniz,
aklınıza serpilecek şüphe tohumlarının filizlerini her an temizlemeniz
için...

Tam
bunları düşündüğünüz o kısacık anın sonunda uzunca bir süreden
sonra ilk kez onun sesini duyarsınız: "Apartmanın karanlığında beslediğim
beyaz bir güvercinim var. Çok savunmasız, çok zayıf... Her gün bu
bayat ekmek içlerini ıslatıp ona veriyorum. Senin için sadece bayat
ekmek, ama o bütün gün bu anı bekliyor. Düşünsene karnı doyuyor,
mutlu olmak için bir sürü zamanı oluyor. Sen de yap ben yokken.
Kuşlara yemek ver ki Allah da sana daha çok versin."

Ona
doğru dönersiniz. Elinde ıslatıp sıktığı bir parça ekmekle gözlerinizin
içine bakar. Yüzündeki gülümsemeden ne demek istediğini anlarsınız.
Bizden teklifsizce istenen, alınan, el konan şeylerin değeri midir
kendimizi haksızlığa uğramış hissettiren değilse modern yönlerimize
sinmiş o iktidarın sarsılması mı sarsar bizi derinden? Bilemezsiniz.
Yanıtları bilmekle değil, şeyleri hissetmekle ilgilenirsiniz. Onu
bağışlarsınız. Kendinize rağmen. İçinizde büyük bir nehir tüm gücüyle
akar, baharın kar suları nehri yatağından taşırır. Onu bağışlarsınız.
Ve onun bir alçak olduğunu düşünürsünüz.

Onu
seversiniz. Çünkü herkes bir alçağı sever.
Ufuk
Kuzey
Diğer
yazılar için tıklayın
|