Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






ROMEO & ROMEO                         

Kent ışıkları- İzlenimler/9

"Lütfen parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın."

Power
Nietzsche, İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde'de, iyiliğin güçsüzlükle ilişkisine dikkat çeker. Sosyal, bedensel ya da psikolojik olarak güçsüz bireyin güç oluşturma çabası olarak ortaya koyar iyiliği. Giderek bu özelliklere sahip kişilerin kendilerini koruma çabası, güçsüzlüğe giydirilen bir çeşit kılıf, güçsüz sınıfın kalkanı...

İyilik ilk anda tamamıyla vicdan ile ilgili ve kişisel bir kavrammış gibi algılanırken azıcık daha titiz bir bakışla gerçeğin böyle olmadığı kolayca görülebilir. İyilik, tanımı gereği sosyal bir durumdur. Başkalarıyla bir karşılıklı duruş halinde varlığından ya da yokluğundan söz etmek mümkündür. Mümkündür mümkün olmasına da kolay mıdır her zaman iyilik dediğimiz şeyi iyilik demediklerimizden ayırmak?

Bu sosyal "iyilik" durumu bir süre sonra kendi açmazlarında boğulmaya başlar. Davranışlarını analiz ederek kişisel onuruyla çatışmaksızın yaşamayı hedefleyen birisi iki durup bir durup yol ayrımlarında kalacaktır. Çünkü çoğu kez iyi olan, doğru olandan, doğru olan da faydalı olandan farklı görünür.

Kişi eğer, kendisinin kalmaya tahammül edemeyeceği bir durumda başka birini bırakmaması gerektiğine inanıyorsa, iyi olanı yaptığında kuvvetle muhtemeldir ki kendisi için daha faydalı bir durumdan ferâgat etmiş olacaktır. Ancak, böylelikle kendini tek, yalnız ve korunmasız hissetmeyecek, içten içe, gerçek olsun olmasın kötü durumlarda arkasında bir "güçsüzler" ordusunun var olduğunu bilecektir.

Bu bilgi huzur verir. İyilik yapmanın yaşattığı huzur, eğer başlangıçtaki varsayımımız doğru ise birisi için gösterilen yararlılıktan değil, bir gün bize gösterilmesini umut ettiğimiz yararlılık için ödememiz gereken borcu ödemiş olmanın ferahlığından kaynaklanır. Bencilliktir.

Ben gücün böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak, durumların pratik yönlerini açıklamak, şeyler arasındaki ilişkileri kurabilmek ve kavrayabilmek için böylesi bir yaklaşımın, model olarak işlevsel olduğunu düşünüyorum. Çünkü sevginin, özelde de eşcinsel sevginin karşılıklı güçler ve bu güçler arasındaki armoni ve mücadeleyle yakın ilişkisi var.

ANGEL
Herkes bir meleğe aşık olur.
Işıklar saçar o. Güzel olandır. Gerçekten aşıksanız güzelliğin ta kendisidir. Vücudunun sınırları nurla çizilmiş olduğundan konturları belirsizdir. Baktığınızda gözünüzü alır. Onu seversiniz. Onun tarafından sevilirsiniz. Bir karşılıklı duruş hali başlar aranızda. Bir çeşit dans gibidir bu. Ve dans pistinin çevresinde yaşam devam etmektedir. Dans pisti teknik olarak bu yaşamın sınırları dahilindeyken, pratikte arada ışık yılları vardır. Öyle hissedersiniz. Öyledir de...

Ve zamanla birlikte karnınız acıkır, terleyip kirlenirsiniz, telefon çalar, birileri gelir, başka birileri gider. Bütün bunlar aşık olduğunuz kişiyi de sizi de hem tek tek ve hem de ikili olarak milyonlarca ihtimalin zaman zaman yanında ve zaman zaman da karşısında olmaya zorlar. Seçmek ya da seçmemek, anlamak ya da reddetmek, tabi olmak ya da dışında kalmak... Uyuşmalar ve çatışmalar...

Ve bir gün hayat, sizi, karşı karşıya getirir. Kişisel olarak doğru olanı yapmak, gururlu davranmak, kişiliğinizi korumak, değerleriniz ve prensiplerinizden ödün vermemek, kendinize haksızlık etmemek ya da salt olarak onu sevdiğiniz için bunları unutarak "iyi" olanı yapmak, onu kollamak, birini kendi kişiliğinizin önünde bir değerle taçlandırmak noktasında kalırsınız.

Daha açık olmak gerekirse karşılaştığınız durum canınızı inanılmaz derecede yakmaktadır. Bu her neyse onunla barışmanız mümkün görünmemektedir. Ondan uzaklaşmak istersiniz. Bunu ona ödetmek bile bir an için aklınızdan gelir geçer. O, mutsuzlukla önüne bakar, pencereye bakar, sandalyeye bakar. Gözlerinize bakamaz. Haksızlığa uğradığını ve kaybettiğini düşündüğü için bunu ödetmeye yeminli gibidir. Güçlü görünmek ister. Aynı saflarda dans ettiği adamla ayrı saflarda savaştadır. Güçlü olmak, hiçbir şeye gereksinim duymaksızın yaşayabildiğini yüzünüze çarpmak ve bu özgürlükle her şeyden vazgeçebilecek kadar umursamaz olabilmeyi becermek... Nezakete ve saygıya gerek görmeyecek kadar güce sığınmak.


Bütün bunları izlersiniz. İsterseniz onun kadar güçlü davranabileceğinizi bilirsiniz. Hem de ortalığı tozu dumana katıp hemen her şeyi gücünüzün tozu altında bırakacak kadar...

Oysa toz ve duman arasında yitip gidecek şeyleri getirirsiniz aklınıza, uğradığınızı düşündüğünüz haksızlığın sadece 1000 kilometre kuzeyde ya da doğuda hiçbir anlam ifade etmediğini, güçmüş gibi görünen bu boş inancın kofluğunu görürsünüz. Güçlü olmak istemezsiniz. Güçsüzlüğe bir kılıf olarak değil ama. Tam tersine gerçekten gücünüzü yitirmemek, direncinize sahip çıkmak, yaşamın saçmalıklarına ve hayatın taktığı çelmelere karşı inançlarınızı ve hayallerinizi korumak için. Bu savaşın kazanan bir tarafı olamayacağını kesinlikle bildiğiniz için.

Modern biriyseniz bu aralar hızla modern yönlerinizden uzaklaşmanız gerekir. Çünkü sistemin kayıtsız şartsız sınırlarını çizdiği onur (gurur) anlayışı size karşı durmaktadır. Çağdaş ve eğitimli bir bireyin hayat için yapması gerekenlerle uzaktan yakından ilginizin olmadığı bir dönemdesinizdir.

Bir an için elinizi gırtlağınıza götürüp sakince nabzınızı dinleseniz gerçeğin kapıları önünüzde açılıverecektir ancak siz modern yönleriniz nedeniyle "personality"nizin ağlarında debelenip durmaktasınızdır. Bir daha onu görmeyecek, sesini duymayacak, hiç karşılaşmayacak olmanızın gerçekliğine karşılık onun için iyi olanı yapmak ya da yapmamak... Gelip dayandığınız nokta tam olarak budur.

Siz bunları düşünerek mutfak camından yıldızları izlerken arkanızda bir kıpırtı hissedersiniz. Başınızı çevirdiğinizde onunla karşılaşırsınız. Birbirini bu kadar seven iki kişi arasında varlığı elle tutulacak kadar yoğunluk kazanmış bu itici gücün nasıl, ne zaman ve hangi nedenle ortaya çıktığını anlayamazsınız. İçinizde zafer bekleyen bir kırkayak vardır ve karşıdaki kaçamak bir bakışınızı bile yakalasa içinizdeki iktidar kırkayağının bir boğumu ezilmektedir. Ezilen boğumdan yeşil, asitli bir sıvı sızmakta ve bu sıvı canınızı yakmaktadır.

Ne yapacağınızı bilemeden camdan dışarıyı izlemeyi sürdürürsünüz. Yıldızların ateşi yüreğinizi dağlar, uzaktan gelen bir çocuk ağlaması ses tellerinizi çatlatırcasına zorlar, aşağıda kaldırımın kenarında duran otomobilin boyasındaki çizik yüzünüzü kanatır... Ve hemen hiçbir şey önem taşımaz o anda, her şey silinir. Söylenmesi, yapılması, ödenmesi gereken ne varsa bunu yapabilirsiniz artık. Sanırsınız ki onun yüzünün gülmesi hayatın yüzünü güldürecektir. Bilirsiniz ki kolay olan, her şeyi bu kör noktada tutacak kadar kendin sandığın şeye köle olmaktır.

Bu noktaya gelmek güçlü bir serüvendir, ancak sizden beklediği daha büyük bir direnç vardır. Bulunduğunuz noktayı asla kaybetmemeniz, aklınıza serpilecek şüphe tohumlarının filizlerini her an temizlemeniz için...

Tam bunları düşündüğünüz o kısacık anın sonunda uzunca bir süreden sonra ilk kez onun sesini duyarsınız: "Apartmanın karanlığında beslediğim beyaz bir güvercinim var. Çok savunmasız, çok zayıf... Her gün bu bayat ekmek içlerini ıslatıp ona veriyorum. Senin için sadece bayat ekmek, ama o bütün gün bu anı bekliyor. Düşünsene karnı doyuyor, mutlu olmak için bir sürü zamanı oluyor. Sen de yap ben yokken. Kuşlara yemek ver ki Allah da sana daha çok versin."

Ona doğru dönersiniz. Elinde ıslatıp sıktığı bir parça ekmekle gözlerinizin içine bakar. Yüzündeki gülümsemeden ne demek istediğini anlarsınız. Bizden teklifsizce istenen, alınan, el konan şeylerin değeri midir kendimizi haksızlığa uğramış hissettiren değilse modern yönlerimize sinmiş o iktidarın sarsılması mı sarsar bizi derinden? Bilemezsiniz. Yanıtları bilmekle değil, şeyleri hissetmekle ilgilenirsiniz. Onu bağışlarsınız. Kendinize rağmen. İçinizde büyük bir nehir tüm gücüyle akar, baharın kar suları nehri yatağından taşırır. Onu bağışlarsınız. Ve onun bir alçak olduğunu düşünürsünüz.

Onu seversiniz. Çünkü herkes bir alçağı sever.

Ufuk Kuzey


Diğer yazılar için tıklayın




GL KÜLTÜRÜ

GLK EDİTÖRÜ'NDEN

DERDİNİ SÖYLEMEYEN

EŞCİNSEL DEHALAR

TARİHİN PEMBE
SAYFALARI


ROMEO & ROMEO

JULIET & JULIET

KADIN KADINA

ERKEK ERKEĞE

CİNSİYYET
(GL haber)

MİTLER

GLK MÜZİK

GLK KİTAP

GLK SİNEMA

SAĞLIK

SÖZLÜK

CİNSEL BİLGİLER

MEKANLAR

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 



Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla