|

ROMEO
& ROMEO

Kent ışıkları- İzlenimler/3
"Lütfen
parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın."
CUMA
Cuma akşamı iş çıkışı eve geliyorum. Günlerdir atlatamadığım
grip nedeniyle kırgınım. Her şeye karşı yoğun bir biçimde isteksizim.
Toparlanıp birkaç saat içinde İstanbul'u terk etmek istiyorum. Bunu
başaramıyorum. Bir şeyler beni bağlıyor. Yatağa uzanıp ne düşündüğümü
bilmeksizin tavan ve duvardaki gölgeleri izliyorum. Portishead
ile birlikte serin bir uykuya dalıyorum.

Telefonla uyanıyorum. Birkaç dakika sonra Doruk geliyor.
Saat 24.00'e doğru hazırlanmaya başlıyoruz. Ben beyaz bir kazak
giyiyorum, siyah kumaş pantolon ve yüksek bileklikli siyah deri
ayakkabılar. Doruk mızmızlanıyor. "Bu gece çok coolsun. yanında
çok alaka kaldım. Daha club-wear bir şeyler giysen?" "Hayır, bu
gecenin konsepti benim acımdan masumiyet. O yüzden beyazım. Belki
göremiyorsun ama şuramda bir de yara bandı var." Kazağımın altından
göğsümün sol yanını işaret ediyorum. Gülüşüyoruz. Birkaç dakika
sonra Doruk içeriden en delici J&B bakışlarıyla salona geliyor.
"I'm ready honey." "Ready for what?" "Ready for night and citylights."

FOURTEEN
Saat ikiye yaklaşırken 14'e doğru ilerliyoruz. Uzun bir gece
olacak. İkimiz de iyi müzik istiyoruz. Bu nedenle sabahın ilerleyen
saatlerine kadar kulüpleri dolaşabiliriz. Kapıda birkaç kişi var.
Her şey çok hızlı. Otomobiller ve reklam panoları ve trafik ışıkları
birer çiçek dürbününden geçerek bana ulaşıyor. Geceyim ve yanımdaki
arkadaşım dışında kimsenin yüzü yok. Kapıya ulaşınca küçük kalabalık
hafifçe yol veriyor. İçlerinden birisi bir şey söyleyecekmiş gibi
yüzüme bakıyor. Onu algılamıyorum. İçeri giriyoruz. Barkovizyonda
animasyon bir film akıyor. Doruk ve ben müziğe dalıyoruz. Bir ara
gözlerimi aralıyorum. Kapıda yüzüme dikkatle bakan çocuk karşımda
gülümseyerek dans ediyor. Bu gülümsemede tanıdık bir şeyler var.
Onu üstünkörü süzüyorum. Parçalardan bir bütün oluşturamasam da
beni iten bir şey var. Tanışıp tanışmadığımızı düşünürken eğilip,
merhaba, diyor. O anda onunla Emrah'ın evinde tanıştığımızı hatırlıyorum.
Tanıyamadığım için özür dileyip selamlıyorum. Sonra gözlerimi kapatarak
dans etmeyi sürdürüyorum.

Gitmesini
bekliyorum, ancak o benimle dans etmeyi sürdürüyor. Bundan sıkıntı
duyuyorum. Beni sürekli bölüyor. Kulağıma eğilip ara ara bir şeyler
söylüyor. Bir süre sonra başından beri birleştiremediğim parçalar
zihnimde birleşmeye başlıyor. Sonunda onu görmeyi başarıyorum. Müzik
oldukça güçlü, ışıklar çok hızlı, her biri farklı renkte ve hareketli
pek çok düzlemin kırılmasıyla 14 liquid ve serin. Bir süre sonra
"benimle Twenty'ye gelir misin?" diyor. Gözlerine bakıyorum, uzun
bir süre gözlerini kaçırmıyor. İçindekini görmeye çabalıyorum. Fakat
başının arkasında sürekli patlayan strop nedeniyle bunu başaramıyorum.

"Peki" diyorum, "seninle 20'ye gelirim." Doruk'a herhangi
bir şey açıklamama gerek yok. Her şeyi benim gözlerimle gördüğünden
eminim. Üçümüz birlikte 20'ye geçiyoruz.

TWENTY
Twenty, bilincin katmanlara ayrılışı. Twenty, uzun zamandır
anımsanmayan kayıp bir adada yaşam belirtisi. Twenty, beyaz bir
kazağın gizlediği göğsün sol yanına yapıştırılan yara bandı. Twenty,
elektronik ritmler ve karşı karşıya gelen iki adamın olasılıklar
evreni. Twenty, görkemli bir mazinin üzerinde kimyasal adımlarla
dans eden yabancıların cuma gecesi. Ona dönüp "benimle Switch'e
gelir misin?" diyorum. "Seninle her yere gelirim."

SWITCH
Ona burcunu sormak... Onunla göz göze kalmak... Aynı bardaktan
Cola içmek... Onun yüksek enerjili dansını izlemek... Onun hayranlık
dolu bakışlarından utanmak... Dj Murat Uncuoğlu'nun plazmik serüvenini,
onun Stüdyo54 vizyonundan izlemek...

EV
Kulüp çıkışı Alp ve Burak'ın da eklenmesiyle evde beş kişi
oluyoruz. Bundan sonra olanları anlatmak beni zorluyor. El yordamı
ile birbirimizi yukarılara taşıyoruz. Geçen saatlerle birlikte bu
ivme hiç azalmıyor. Ara ara derin bir nefes alıp kendimi bu yükselişin
dışına çekmeye çabalıyorum. Beni, onu, Doruk'u ve Alp'i ayıran sınırlar
çoktan keskinliğini yitirdi. Nerede başlayıp nerede bitiyorum? Bunları
düşünen ben miyim? Yükseklik başımı döndürüyor. Gerçekten görmek...
Maddenin maskesi altından göz kırpan ışıkla yüzleşmek. Yüzünü bir
an için bile o ışıktan ayırmak istememek. Aynı anda onlarla birlikte
ve onların kendisi olarak emin olmak. Aynı sularda yüzdüğümüzden
emin olmak, hep orada kalmak istemek. Gözlerinin gerisinde gezdirdiğin
Allah'ı bir sabah evinin salonunda konuk etmek... Kendimi toparlayıp,
"Çocuklar olup bitenleri anlayan var mi? Bütün bunlar gerçek olamaz"
diyorum. Bana yönelen bakışlardan arkadaşlarımın da benim kadar
şaşkın olduğunu anlıyorum. O, gizli imalar ve yoruma açık ifadelerle
bilinmezden haber veren bir saman gibi sürekli konuşuyor. Onu izlerken
hepimiz kalbinin üzerindeki sert yara izlerini seziyoruz. Kalbinde
boydan boya bir kabuk taşımayan hiç kimse böylesi tehlikeli sınırlarda
bayram adımlarıyla yürüyemez. Birazdan bir çocuk gibi kahkahalar
atarak dans etmeye başlıyor. Kapalı gözleriyle arka arkaya patlayan
binlerce volt'luk ışıklar altında bir Boys Band'de dans ediyor.
Ayaklarını kaldırdığı yerlerde alevden izler bırakıyor. Bıraktığı
izlerde onun çaresizliğinin cehennemini görüyorum. Ateş onunla yürüyor.
Gözlerimi şefkatle yumuyorum.

YATAK
Islak, çok ıslak öpüyor beni. Bu öpüşte olması gerekenlerden
fazlası var. Yolunda olmayan bir şey, kendini bütünüyle yitirdiği
anlarda bile gelip tosladığı plasçelik bir engel. Binlerce sevgisiz
öpüşten edinilmiş sahte bir şehvetin kirlettiği masumiyet. Çaresizce
gelip onu ayıltan geçmişin hayaletleri ve neredeyse on sekizlik
bir oğlanın ilk teslimiyeti. Süte karışan kara safra... Şarabı kesen
etil alkol... İyi niyet, samimiyet ve her şeye sil baştan başlanabileceği
umuduna sızan hayatın radyoaktif izotopu... Anlamadığım ancak sezebildiğim
trajedi... Bu trajedi karşısında göğüs kafesimin sol yanına yapışık
duran yara bandında sıcak kan sızıntısı...

Sırtüstü uzanarak boşluğu izliyorum. Yüzüstü yanımda derin
derin soluyor. Sağ elimi iyice açıp bir falcı gibi uzun uzun izliyor.
Gözlerinde lazer ışımalar. Bir an için tüm vücudundan modern öncesi
çağlara ait bir ürperme geçiyor. Burnu ve dudakları avuç içime gelecek
şekilde yüzünü sağ elime gömüyor ve saatlerce usul usul ağlıyor.

SABAH
Sabah 13.00 sularında hiç dalınmamış bir uykunun sığ sularında
uyanıyoruz. Benimle neredeyse hiç konuşmuyor. Her davranışında acıtıcı
bir şeyler gizli. Beni yaralamaya çalışıyor. Cep telefonumdan birkaç
telefon açıyor. Duş alıp hazırlanıyor. Hiç konuşmadan ev içindeki
hareketlerini izliyorum. Ona bakarken acı çekiyorum. Daha çok çakır
keyif bir ağustos akşamı, Akdeniz'de bir kıyıda yıldızları izlerken
kayıveren yıldızın duyuracağı türden bir acı... Çünkü kayan bir
yıldız her zaman kaybedilen fırsatlara, hoyratça çiğnenen hayallere
ya da kayıp bir geleceğe benziyor. Beni neden incitmek istediğini
anlamıyorum. Bunu önemsemiyorum da. Konu ben değilim. Bunun için
daha sonra vaktim olacak. Konu onun boy aynasında alıcı gözlerle
kendini süzüşü... Konu onun yeşil gözlerinin kıyısında bir yanıp
bir sönen öfke... Konu onun saçlarına dikkatle yedirdiği extrastrong
gel...

Sonra bir anda nasıl olduğunu bilmeden her şeyi anlıyorum.
Onun hazırlandığı şeyi, birazdan kapıyı ardından kapattığımda başlayacak
dekadansı. Profesyonel tavırlarla hazırlanıyor. Sonsuza kadar genç,
haksızlığa uğramış, kırgın ve kendinden emin. Çıkmak üzereyken ona
"ayakkabıların" diyorum, "ayakkabıların her zaman bakımlı olmalı.
Şimdi şunları al ve yapman gerekeni yap." Bir an her şey karışıyor.
Boynuma sarılıyor. Ona sarılıyorum. Birbirimizde kayboluyoruz. O
acı çekiyor. Saçlarını okşayarak onu yatıştırmaya çalışıyorum.

Derin
bir nefesle gücünü toplayarak benden ayrılıyor. Ayakkabılarını
boyuyor. Biraz uzaktan onu izliyorum. Ayağa kalkıyor. Üzerini düzeltiyor
ve evin kapısı onu ormana salıyor.
Devamı
Diğer
yazılar için tıklayın
|