Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






ROMEO & ROMEO                         

Kent ışıkları- İzlenimler/3
"Lütfen parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın."

CUMA
Cuma akşamı iş çıkışı eve geliyorum. Günlerdir atlatamadığım grip nedeniyle kırgınım. Her şeye karşı yoğun bir biçimde isteksizim. Toparlanıp birkaç saat içinde İstanbul'u terk etmek istiyorum. Bunu başaramıyorum. Bir şeyler beni bağlıyor. Yatağa uzanıp ne düşündüğümü bilmeksizin tavan ve duvardaki gölgeleri izliyorum. Portishead ile birlikte serin bir uykuya dalıyorum.

Telefonla uyanıyorum. Birkaç dakika sonra Doruk geliyor. Saat 24.00'e doğru hazırlanmaya başlıyoruz. Ben beyaz bir kazak giyiyorum, siyah kumaş pantolon ve yüksek bileklikli siyah deri ayakkabılar. Doruk mızmızlanıyor. "Bu gece çok coolsun. yanında çok alaka kaldım. Daha club-wear bir şeyler giysen?" "Hayır, bu gecenin konsepti benim acımdan masumiyet. O yüzden beyazım. Belki göremiyorsun ama şuramda bir de yara bandı var." Kazağımın altından göğsümün sol yanını işaret ediyorum. Gülüşüyoruz. Birkaç dakika sonra Doruk içeriden en delici J&B bakışlarıyla salona geliyor. "I'm ready honey." "Ready for what?" "Ready for night and citylights."

FOURTEEN
Saat ikiye yaklaşırken 14'e doğru ilerliyoruz. Uzun bir gece olacak. İkimiz de iyi müzik istiyoruz. Bu nedenle sabahın ilerleyen saatlerine kadar kulüpleri dolaşabiliriz. Kapıda birkaç kişi var. Her şey çok hızlı. Otomobiller ve reklam panoları ve trafik ışıkları birer çiçek dürbününden geçerek bana ulaşıyor. Geceyim ve yanımdaki arkadaşım dışında kimsenin yüzü yok. Kapıya ulaşınca küçük kalabalık hafifçe yol veriyor. İçlerinden birisi bir şey söyleyecekmiş gibi yüzüme bakıyor. Onu algılamıyorum. İçeri giriyoruz. Barkovizyonda animasyon bir film akıyor. Doruk ve ben müziğe dalıyoruz. Bir ara gözlerimi aralıyorum. Kapıda yüzüme dikkatle bakan çocuk karşımda gülümseyerek dans ediyor. Bu gülümsemede tanıdık bir şeyler var. Onu üstünkörü süzüyorum. Parçalardan bir bütün oluşturamasam da beni iten bir şey var. Tanışıp tanışmadığımızı düşünürken eğilip, merhaba, diyor. O anda onunla Emrah'ın evinde tanıştığımızı hatırlıyorum. Tanıyamadığım için özür dileyip selamlıyorum. Sonra gözlerimi kapatarak dans etmeyi sürdürüyorum.

Gitmesini bekliyorum, ancak o benimle dans etmeyi sürdürüyor. Bundan sıkıntı duyuyorum. Beni sürekli bölüyor. Kulağıma eğilip ara ara bir şeyler söylüyor. Bir süre sonra başından beri birleştiremediğim parçalar zihnimde birleşmeye başlıyor. Sonunda onu görmeyi başarıyorum. Müzik oldukça güçlü, ışıklar çok hızlı, her biri farklı renkte ve hareketli pek çok düzlemin kırılmasıyla 14 liquid ve serin. Bir süre sonra "benimle Twenty'ye gelir misin?" diyor. Gözlerine bakıyorum, uzun bir süre gözlerini kaçırmıyor. İçindekini görmeye çabalıyorum. Fakat başının arkasında sürekli patlayan strop nedeniyle bunu başaramıyorum.

"Peki" diyorum, "seninle 20'ye gelirim." Doruk'a herhangi bir şey açıklamama gerek yok. Her şeyi benim gözlerimle gördüğünden eminim. Üçümüz birlikte 20'ye geçiyoruz.

TWENTY
Twenty, bilincin katmanlara ayrılışı. Twenty, uzun zamandır anımsanmayan kayıp bir adada yaşam belirtisi. Twenty, beyaz bir kazağın gizlediği göğsün sol yanına yapıştırılan yara bandı. Twenty, elektronik ritmler ve karşı karşıya gelen iki adamın olasılıklar evreni. Twenty, görkemli bir mazinin üzerinde kimyasal adımlarla dans eden yabancıların cuma gecesi. Ona dönüp "benimle Switch'e gelir misin?" diyorum. "Seninle her yere gelirim."

SWITCH
Ona burcunu sormak... Onunla göz göze kalmak... Aynı bardaktan Cola içmek... Onun yüksek enerjili dansını izlemek... Onun hayranlık dolu bakışlarından utanmak... Dj Murat Uncuoğlu'nun plazmik serüvenini, onun Stüdyo54 vizyonundan izlemek...

EV
Kulüp çıkışı Alp ve Burak'ın da eklenmesiyle evde beş kişi oluyoruz. Bundan sonra olanları anlatmak beni zorluyor. El yordamı ile birbirimizi yukarılara taşıyoruz. Geçen saatlerle birlikte bu ivme hiç azalmıyor. Ara ara derin bir nefes alıp kendimi bu yükselişin dışına çekmeye çabalıyorum. Beni, onu, Doruk'u ve Alp'i ayıran sınırlar çoktan keskinliğini yitirdi. Nerede başlayıp nerede bitiyorum? Bunları düşünen ben miyim? Yükseklik başımı döndürüyor. Gerçekten görmek... Maddenin maskesi altından göz kırpan ışıkla yüzleşmek. Yüzünü bir an için bile o ışıktan ayırmak istememek. Aynı anda onlarla birlikte ve onların kendisi olarak emin olmak. Aynı sularda yüzdüğümüzden emin olmak, hep orada kalmak istemek. Gözlerinin gerisinde gezdirdiğin Allah'ı bir sabah evinin salonunda konuk etmek... Kendimi toparlayıp, "Çocuklar olup bitenleri anlayan var mi? Bütün bunlar gerçek olamaz" diyorum. Bana yönelen bakışlardan arkadaşlarımın da benim kadar şaşkın olduğunu anlıyorum. O, gizli imalar ve yoruma açık ifadelerle bilinmezden haber veren bir saman gibi sürekli konuşuyor. Onu izlerken hepimiz kalbinin üzerindeki sert yara izlerini seziyoruz. Kalbinde boydan boya bir kabuk taşımayan hiç kimse böylesi tehlikeli sınırlarda bayram adımlarıyla yürüyemez. Birazdan bir çocuk gibi kahkahalar atarak dans etmeye başlıyor. Kapalı gözleriyle arka arkaya patlayan binlerce volt'luk ışıklar altında bir Boys Band'de dans ediyor. Ayaklarını kaldırdığı yerlerde alevden izler bırakıyor. Bıraktığı izlerde onun çaresizliğinin cehennemini görüyorum. Ateş onunla yürüyor. Gözlerimi şefkatle yumuyorum.

YATAK
Islak, çok ıslak öpüyor beni. Bu öpüşte olması gerekenlerden fazlası var. Yolunda olmayan bir şey, kendini bütünüyle yitirdiği anlarda bile gelip tosladığı plasçelik bir engel. Binlerce sevgisiz öpüşten edinilmiş sahte bir şehvetin kirlettiği masumiyet. Çaresizce gelip onu ayıltan geçmişin hayaletleri ve neredeyse on sekizlik bir oğlanın ilk teslimiyeti. Süte karışan kara safra... Şarabı kesen etil alkol... İyi niyet, samimiyet ve her şeye sil baştan başlanabileceği umuduna sızan hayatın radyoaktif izotopu... Anlamadığım ancak sezebildiğim trajedi... Bu trajedi karşısında göğüs kafesimin sol yanına yapışık duran yara bandında sıcak kan sızıntısı...

Sırtüstü uzanarak boşluğu izliyorum. Yüzüstü yanımda derin derin soluyor. Sağ elimi iyice açıp bir falcı gibi uzun uzun izliyor. Gözlerinde lazer ışımalar. Bir an için tüm vücudundan modern öncesi çağlara ait bir ürperme geçiyor. Burnu ve dudakları avuç içime gelecek şekilde yüzünü sağ elime gömüyor ve saatlerce usul usul ağlıyor.

SABAH
Sabah 13.00 sularında hiç dalınmamış bir uykunun sığ sularında uyanıyoruz. Benimle neredeyse hiç konuşmuyor. Her davranışında acıtıcı bir şeyler gizli. Beni yaralamaya çalışıyor. Cep telefonumdan birkaç telefon açıyor. Duş alıp hazırlanıyor. Hiç konuşmadan ev içindeki hareketlerini izliyorum. Ona bakarken acı çekiyorum. Daha çok çakır keyif bir ağustos akşamı, Akdeniz'de bir kıyıda yıldızları izlerken kayıveren yıldızın duyuracağı türden bir acı... Çünkü kayan bir yıldız her zaman kaybedilen fırsatlara, hoyratça çiğnenen hayallere ya da kayıp bir geleceğe benziyor. Beni neden incitmek istediğini anlamıyorum. Bunu önemsemiyorum da. Konu ben değilim. Bunun için daha sonra vaktim olacak. Konu onun boy aynasında alıcı gözlerle kendini süzüşü... Konu onun yeşil gözlerinin kıyısında bir yanıp bir sönen öfke... Konu onun saçlarına dikkatle yedirdiği extrastrong gel...

Sonra bir anda nasıl olduğunu bilmeden her şeyi anlıyorum. Onun hazırlandığı şeyi, birazdan kapıyı ardından kapattığımda başlayacak dekadansı. Profesyonel tavırlarla hazırlanıyor. Sonsuza kadar genç, haksızlığa uğramış, kırgın ve kendinden emin. Çıkmak üzereyken ona "ayakkabıların" diyorum, "ayakkabıların her zaman bakımlı olmalı. Şimdi şunları al ve yapman gerekeni yap." Bir an her şey karışıyor. Boynuma sarılıyor. Ona sarılıyorum. Birbirimizde kayboluyoruz. O acı çekiyor. Saçlarını okşayarak onu yatıştırmaya çalışıyorum.

Derin bir nefesle gücünü toplayarak benden ayrılıyor. Ayakkabılarını boyuyor. Biraz uzaktan onu izliyorum. Ayağa kalkıyor. Üzerini düzeltiyor ve evin kapısı onu ormana salıyor.

Devamı

Ufuk Kuzey

Diğer yazılar için tıklayın




GL KÜLTÜRÜ

GLK EDİTÖRÜ'NDEN

DERDİNİ SÖYLEMEYEN

EŞCİNSEL DEHALAR

TARİHİN PEMBE
SAYFALARI


ROMEO & ROMEO

JULIET & JULIET

KADIN KADINA

ERKEK ERKEĞE

CİNSİYYET
(GL haber)

MİTLER

GLK MÜZİK

GLK KİTAP

GLK SİNEMA

SAĞLIK

SÖZLÜK

CİNSEL BİLGİLER

MEKANLAR

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 



Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla