|
Kadın
Kadına

Bir
Lezbiyenin Güncesi 24
Beyinsizlik
oyunları

Eşcinsellerin, özellikle de lezbiyenlerin (istisnaların kaideleri
kafalarına göre bozup genellikle de bozmadıklarını göz önünde bulundurarak)
heterolara göre daha zeki ve daha yaratıcı olduğunu
düşünmüşümdür hep. Bu tezimi destekleyecek sürüyle örnek
de var üstelik... Dünyaya bir bakınız, sanat başta olmak üzere birçok
alanda bir yerlere gelmiş, başarılı olmuş insanların büyük çoğunluğu
açık eşcinsel, biseksüel, ya da en azından bir "closet-case"tir.
Örneğin geçtiğimiz yıllarda ekonomi nobelini alan dünyaca
ünlü bir ekonomi profesörü (adını hatırlayamıyorum) ödülü aldıktan
sonra ortadan kaybolup bir süre sonra travesti olarak çıktı
ortaya ve kendi tutucu çevresinin bütün dışlamalarına karşın en
sonunda kendini bulduğunu ifade etti. Yani başarılı eşcinseller
sadece Jean Paul Gaultier ya da Calvin Klein gibi
modacılarla ya da Jodie Foster gibi Oscarlı oyuncularla sınırlı
değil. (Bu arada bu köşeyi okuyup da Foster'ın lezbiyen olduğunu
bilmeyen varsa parmak kaldırsın ve derhal koşup geydar'ına ince
ayar yaptırsın.)

8 Oscar adaylı "Akıl Oyunları" filminde hayatı anlatılan nobelli
paranoyak şizofren matematik dehası John Nash de biseksüeldi.
(Her ne kadar filmde buna uzaktan yakından dokunmamayı seçmişlerse
de!) Yani eşcinsellikle IQ ve başarılı olma azmi arasında
doğru bir orantı görüyorum ben, belki de azınlık psikolojisiyle
ilgili bir şeydir, dünyanın diğer en başarılı ve ünlü insanlarının
Yahudilerden çıktığını da biliyoruz sonuçta. Kadınlar da lezbiyen
olmayı kabul etmekle bile heteroseksist düzenin ne kadar tersine
bir yol alındığını gösterir ki bu bile başlı başına belli bir zekânın
üstünde olmayı gerektirir. Normal zekâda bir kadın niye durup dururken
hayatı kendine bu kadar zorlaştırsın ki değil mi? Evet, artık
kendi kendimize sarılarak sevinç naraları atabiliriz, eşcinseliz
ve daha zekiyiz, heyoo!

Ama öyle değil işte. Başka kanıtlar da eşcinsellerin, özellikle
lezbiyenlerin dünyanın en enayi, en şapşal, en salak
insanları olduğunu gözler önüne seriyor, özellikle de duygusal
zekâ söz konusu olduğunda. Bu salak lezbiyenlerin önde gideni
olarak kendimi ve yakın birkaç arkadaşımı örnek gösterebilirim.
Bizim gibiler değmeyecek, manasız bir takım kadınların
peşinde pervane olup öyle bir döneriz ki bu milenyumda nobel ödülü
alacak kadar başka herhangi bir şeye konsantre olmamız mümkün değildir.
Ancak manasız kadınların peşinde manasızca hayatı boşa harcamak
dalında nobele aday gösterilebiliriz. Sonuçta itilir, kakılır, horlanır,
platonik aşkımızla yapayalnız kalırız ve nobelleri geylerle
travestiler kapar. Bu biraz da kadınlık durumuyla ilgili elbette.
Erkekler ve geyler genellikle belden aşağılarıyla hareket
ederken biz şapşallar yüreğimizle filan hareket etmeye çalışır,
bu saçma girişimin sonunda da her daim babayı alır ama asla
uslanmayız.

Enayi arkadaşım 1,5 yıldır bir kadınla beraber ve kadına körkütük
aşık. Kadınsa beraber oldukları günden beri sadece bizimkine yalan
söylemekle meşgul. Onu eski sevgilisiyle, yeni bulduğu bir takım
adamlarla aldatıp durdu, aldatmadığı zaman da aldatıyormuş gibi
yapıyor. Bir kere hep erkek buluyor, bizimki de bunun nispeten
iyi bir şey olduğunu düşünüyor. Onun pipisi yok ya! Pipiler
de biliyorsunuz, her kadının ihtiyacı, zavallı heterocuk (!), ne
yapsın? Sonuçta o kadar rest çekip geri döndü, o kadar kuyruğunu
bacaklarının arasına sıkıştırıp nedamet getirdi ki, sırf
lezbiyen bir ilişki yaşamaktan ve nihaî olarak lezbiyen damgasını
yemekten korktuğu için pipilerle haşırneşir olmaya çalışan sevgilisi
artık onu zerre kadar takmıyor. Çantada keklik durumu yani,
bildiğini okuyor, böylece asla lezbiyen olmadığını (!) da kendine
kanıtlamış oldu. Ben arkadaşımı bütün yeryüzündeki lezbiyenlerin
yüzkarası ilan ettim ve böyle bir kadına bu kadar paye verdiği
için ona acayip sinir oluyorum, boğmak istiyorum onu.
Bu
kadar kızıyorum çünkü bana kendimi hatırlatıyor. Ben de az
mı kapıldım patolojik yalancı yiyicilere, az mı peşinden
dolandım tırnağım olamayacak kadınların peşinde? Tek tesellim o
Meltem'le yaşadığım son saçmalıktan sonra çok açık ve net
bir şekilde durumumun patetikliğini görmüş olmam. Türkiye'de
lezbiyenler genellikle çok fazla seçenekleri olmadığını düşündükleri
için her kadına asılır, ilk bulduklarını da ellerinden kaçırmamak
için köpek olurlar, ben bu duruma çok üzülüyorum. Lezbiyenliği
bir kimlik olarak benimsemiş ve özgürce yaşayan kadınların
böyle zayıflıklara uzun süre sevgilisiz kalmak uğruna asla düşmemeleri
gerektiğini düşünüyorum. Herkesin başına gelir, bir gün bir bakarız,
yıllarımızı anlamsızca hiç değmeyecek birinin kuyruğunda boşuna
tüketmişiz. Ama lezbiyenlerde bunun bir "pattern"a dönüşmesi ürkütücü
olan. Ne yani ya! Biz nobel alabilecekken saçmasapan kadınların
fantezilerini süslemeye mi harcıycaz hayatımızı? O bakımdan
geylere çok imreniyorum. Sırtlarına hastalıklı bagajlar yüklemeden
canlarının istediğiyle canlarının istediği gibi yatıp kalkıyorlar.
Cinsellikle aşkı, cinsellikle duygusal bağımlılığı birbirinden
ayırıyorlar. Ben ayrıldığı sevgilisinin arkasından bir haftadan
fazla ağlayan ve hemen yeni birini bulup yeniden mutlu olmayan çok
az gey gördüm. Ama eski sevgililerini yıllarca unutamayan (Buna
ben ve anılarını okuduysanız en "gey" davranışlı lezbiyenlerden
biri olan Güner Kuban da dahiliz) çok lezbiyen gördüm.

Yani ben daha fazla gereksiz acılar çekmek istemiyorum, hiçbir
lezbiyenin de çekmesini istemiyorum. Madem akıllı geçiniyoruz,
nobele ağırlık verelim arkadaşlar.

Haftanın
müziği: Beethoven- Sonata Pathetique.
Haftanın filmi: A Beautiful Mind (Deha-deli ve arasındaki
çizgi ve bunun eşcinsellere uygulanabilirliği açısından okuyunuz
filmi)
Haftanın yemeği: Pahalı olduğu ve rejimde olduğum için yiyemediğim
ama rüyalarıma girip duran minik pirinçli çiğ balıklar, yani Sushi.

Zeynep
Aksoy
Diğer yazılar için tıklayın
|