|

JULIET
& JULIET

heteroseksüellik
bir cinsel tercihtir

eşcinselliğinizi tercih ettiğiniz yılları hatırlıyor musunuz? veya
yoksa hâlâ onu keşfetmeye mi çalışıyorsunuz. komik olmayın lütfen….
hâlâ keşfedemediniz mi?

küçücüktüm, ufacıktım.. üniversite şehrime gelmiştim. hayattan tek
beklentim aile baskısından özgür olmaktı, daha da fazla bir şey
bilmiyordum zaten. televizyondan, içimden gelenleri yapamamaktan,
kazanmak istediğim bir tek bölüm bile bulamamış olmaktan, geçmişimden,
bilemediğim geleceğimden, hayattan korkmaktan, insanlarla nasıl
ilişki kuracağımı bilememekten, maalesef bir bölümü kazanmış olmaktan,
o bölümü kazanmamış olmasam zaten yapabilecek başka bir şey bilmiyor
olmaktan nefret ediyordum. büyükşehir bana çok garip gelmişti. insanlar
dine rağmen içki içiyordu, erkeklerin saçları uzundu, benim tek
sorunum ailemken, insanlar benim anlayamadığım daha büyük sorunları
dert ediyor ve bunlar için mücadele etme yöntemlerini tartışıyorlardı.
daha neler vardı neler.

en çok konuşulan konu cinsellikti. tabular… tabular… tabular… bunları
yıkmak gerekiyordu. önce "tabu"nun ne olduğunu anlamak için çaba
sarf ettim. ne olduğunu bilmediğim bir şeyi yıkamazdım öyle değil
mi? bunun için gerçekten çok çaba sarf ettim, herkesi aynı anda
memnun etmek mümkün olmuyordu. herkesi memnun etmekle uğraşmak yerine,
kendi gerçeklik hissimi oluşturup yaşatmak zorunda olduğumu anladım.
kitapları çocukluğumdan beri çok severdim. taşrada bulabileceğim
ne kadar kişisel kitaplık varsa, hepsindeki kitapları birden fazla
kereler okumuştum. ama büyükşehirde tanıştığım insanlar, benim kitapları
tekrarlama zamanlarımı başka kitapları okuyarak geçirmişlerdi. ben
hep geride hissettim kendimi. hâlâ tabuları anlamaya çalışıyordum.
neydi bu tabular, onları yıkmak gerekiyordu. sonra yavaş yavaş keşfetmeye
başladım. bekaret tabulardan biriydi, ondan kurtulmam gerekiyordu.
bunu ne için istediğimi bile bilemeden bekaretimden kurtuldum. sonra
yavaş yavaş aile baskısı ile hayattaki diğer büyük sorunların ne
kadar iç içe olduğunu keşfettim. sevindim. kendi gerçekliğimi oluşturmaya
başlamıştım işte. her izlediğim filmden, her okuduğum kitaptan sonra
babamla hayali kavgalar yaptım, işte benim kendi dilimle anlatmaya
çalıştıklarımı (ve beceremediklerimi) büyük yönetmenler, oyuncular,
büyük yazarlar da savunuyorlardı. ne kadar da haklıydım.

tabuları anlamaya ve yıkmaya başlamıştım, ama çok hızlı gidiyordum.
bir gün bir kadına aşık oldum. kendimi ait hissettiğim "tabu yıkma"
dünyasında eşcinselliğin de yeri vardı (sözümona), hemen kabullendim
"eşcinselliği de tercih etmiş" olmayı. tüm bunları bir tuvaletlik
zamanda geçirmiştim aklımdan, tuvaletten çıktığımda başka biriydim.
hah… sonra yıllar süren sürecim başladı. kadınlara aşık olmak tuvalette
düşündüğüm kadar kolay değildi. çünkü, kadınlar erkeklerin aşklarının
tehdidi altındaydı, kendimi "aşk tehdidi"nin erkek ucunda gibi hissettim,
bir kadına nasıl kur yapılırdı, ona nasıl aşık olunurdu, kim desteklerdi
ki beni. ben de bu "kişinin kendi gerçekliği" hissimi çok abartmıştım
canım. insan bu kadar da herkesin karşısında olarak yaşayamazdı
ki. ben sonuçta şurda 1.60 boyunda 50 kilo küçücük bir kızdım, ben
neyle nasıl baş edebilirdim ki, kim benden korkardı da, ben onlarla
baş edebilirdim ki. en çok aşık olduğum kadınlardan korktum. tabularımı,
kadınlara aşık olmaya vardıracak denli yıkamayacağıma karar verdim.
aşık olduğum kadınlara hep aşkım geçtikten sonra açılabildim. hah...

kadınlardan vazgeçtim, ailemle ve okumaya çalıştığım bölümle ve
şu eski hikaye hayat gailesi ile uğraşmak yeterince zordu zaten.
bir de buna katlanamazdım. zaten daha en ön sırada insanlarla ilişki
kurmaktan korkmamayı başarmak vardı. uff... en zoru. taşrada bütün
o akraba ve komşu karmaşası içinde tek çözüm onlardan uzak kalmak
iken ve ben bu çözümle huzurlu iken, şimdi karşıma ilişki kurmayı
isteyeceğim insanlar çıkmıştı ve ben bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.
tanıştığım herkes beni konuşacak hiçbir şeyi olmayan bir salak olarak
görüyordu, veya ben öyle sanıyordum, çünkü hiç konuşamıyordum ki,
sahi insanlarla ne konuşulur?!… öteki yayınlarının psikoloji kitaplarını
okumaya başladım, nevrotik insanları anlatıyorlardı, nevrotiklerin
en önemli özelliklerinden biri nevrotik olmalarını kabul etmemeleriydi.
tuhaf, bu özelliği dışında "nevrotik insan" tanımına ne kadar da
uyuyordum. kafam karıştı, "nevrotik insanlar" dünyasına ait miydim,
değil miydim? belki de ben tuhaf bir nevrotiktim. eğitim sisteminin
garipliği, ya da her nedenden dolayı ise, sosyal bilimlerden, sosyal
bilimlerin kelime tanımlarından bile uzak biri olarak, psikolojiyi
keşfetmekten memnun olmuştum yine de, bölümümü değiştirmek istedim,
psikoloji okumak, ama cesaret edemedim.

yine de psikoloji kitapları okumak işe yaramıştı. mutsuz, huzursuz,
beceremeyen bir insan olarak yalnız olmadığımı öğrenmiştim ve bu
işe yaramıştı. kendi içime düşmektense başka insanların kişisel
tarihlerini ve bununla bağlantılı psikolojik gelişimlerini izlemeye
başladım. işe yarıyordu. insanlar, insanlar, insanlar… bir çoğuyla
tanıştım ve neler konuşmadım ki. kendime güvenmeye başladığımı hissediyordum.
en azından insanlarla iletişim, konusunda. J ve onlarla ilişki kurdukça
psikolojiden uzaklaştım, bana kısır gelmeye başladı. her şey kişiselmiş
gibi davranıyordu psikoloji, oysa ben kişisel olanın politik olduğunu
görmeye başlamıştım. taşra - büyükşehir uyumsuzluğu yüzünden ne
çok insanın benimle aynı durumda olduğunu gördüm ve sosyolojiyi
sevmeye başladım. her şey ne komikti aslında. yaşadığımız küçücük
çağ zaman diliminin gerekleri ve korkunçlukları içinde ne gereksiz
korkular büyütüyorduk içimizde. evet, nihayet, kesinlikle yıkılması
gereken tabuları anlamıştım. zaten ayrıntı yayınları okumaya başlamıştım.
artık tabu kalelerim gücüme dayanamıyordu. veeee…. kadınlara olan
aşkımla yüzleşmek zorunda olduğumu kabullendim. aşık oluyordum işte,
hayaller kuruyordum. evimden çıkıyor, kapıyı kilitliyor, toplu taşıma
araçlarına biniyor ve etraftakileri izliyor, toplu taşıma araçlarından
iniyor ve etraftakileri izliyordum. uzun saçlı erkeklerin cinsiyetçi
olmadığı sanımdan çoktan vazgeçmiştim, olabiliyorlardı. kadınları
izliyordum, onların uzun ve de kısa saçlılarını. ve nedense özellikle
kısa saçlıların yüzlerinde, gözlerinde o kadar çok şey okuyordum
ki, evime dönüyor, bir de kitaplarımı okuyor ve sonra hayallere
dalıyordum. evet ben eşcinseldim işte. bunu tercih etmemiştim, ama
öyleydim. kadınlarla ilgileniyordum. saçlarımı kestirdim ben de,
yüzlerini izlemeye bayıldığım kadınlara benzemek istedim. tabularımı
yıkmak için bekaret vermek gerektiği sanıma çok gülmüştüm. daha
ne tabular vardı ve ben bekaretle uğraşmıştım. haha… bekaretsizliğin
daha evvel düşünemeyeceğim kadar derin sınırları vardı aslında ve
bunları görmeye yeni başlamıştım.

ne hayaller kurdum, ne tabular yıktım aklımda. ama bunu birileriyle
paylaşmak… bunun nasıl yapılacağını bilemediğimi fark ettim. evet,
dedim kendi kendime, bir gün bir kadın sevgilim olduğunda onun benim
sevgilim olduğunu kimseden gizlemem. evet, evet, ben aslında bunu
kimseden gizlemiyordum. sadece anlatacak tek şey hayallerimdi ve
bunu nasıl anlatacağımı bilmiyordum. kadın sevgilim olduğunda zaten
anlatacak bir şey kalmazdı çevredekilere. işte, ben bir kadınım
ve sevgilim de kadın. sizin için ne fark edebilir ki. bu kadar basit
bir şey bu. neden anlamayasınız ki.
Yazının
devamını okumak için tıklayınız

Yeşim
Başaran
|