|
Erkek
Erkeğe
Çağrışımlar
- III

"Yazdıklarımı
başkalarına açıklamadan önce, başkalarının onu bana açıklamasını
isterim. Onu herkesten önce ben açıklarsam, anlamını hemen sınırlandırmış
olurum; çünkü ne demek istediğimizi bilsek bile, ağzımızdan çıkan
yalnızca söylemek istediğimiz midir bunu bilemeyiz. Söylemek istediğimizden
fazlasını söyleriz hep. Yazdıklarımda en hoşuma giden şey, farkında
olmadan yazdıklarımdır..." André Gide

"İnsan sevdiğini öldürür" cümlesi, bilincimdeki yerini zamanla "insan
benzerini öldürür" cümlesiyle yer değiştirmeye başladı. Giderek
daha gerçek görünen, daha akla yakın olan, yeri daha önceleri belki
de yaşarken bir çok kez doldurulmuş bir önerme bu: "İnsan benzerini
öldürür!" Ama yine de bu önerme "insan sevdiğini öldürür" cümlesi
kadar, şiirlere, aşk romanlarına ve filmlerine konu olmuş değil...
Örneğin "İnsan benzerini arar" ya da "İnsan benzerine aşık olur"
önermeleri çok daha tanıdık geliyor bana, ama "gerçek" gelmiyor.
Eskiden pek şiirli bulduğum için not defterlerime düştüğüm, inançla
bağlandığım bu önermeler, artık tek başlarına hiçbir şey ifade etmiyor.
İşte tam da bu noktada, ortadaki gerçeklik gereksinimini o cümle
dolduruyor: "İNSAN BENZERİNİ ÖLDÜRÜR..." Bu tırnak içiyle beraber,
çok sık tekrarlanan bir yalan ortadan kalkıyor sanki. Yanılsama
yerini gerçekliğin soğuk ellerine bırakıyor. Gerçekliğin bu acımasız
umarsızlığı elbette ki içinizi bulandırıyor. Çünkü aynaya bakarken
tekrarlamanızın pek de mümkün olmadığı bu cümle, hayattaki yerini
bulurken sizin kim olduğunuzla pek ilgilenmiyor. Çünkü her nereye
gidiyorsanız sizi götüren şey, görebileceğiniz bir mesafede değil,
bilincinizin derinliklerinde soluk alıyor.
David
Lynch'in belki de son atımlık kurşunu "Mulholland Drive",
siyam ikizi sayılabilecek iki önceki başyapıtı "Lost Highway"
kadar olmasa da etkileyici bir film... Bunun en büyük nedenlerinden
biri, en az hikayenin içindeki muhteşem fotoğraflar kadar başınızı
döndüren, izlerken edindiğiniz kaybolmuşluk hissi. Bu his kafanızı
allak bullak eden bir dizi zincirleme garip olayla birlikte giderek
bilincinizin derinliklerinde bir sayıklamaya dönüşüyor. Örneğin
filmdeki iki kadın, bazen tek bir kadın, bazen üç kadın oluyor...
Bazense ortada gerçekten var olan hiç kimse kalmıyor. Çünkü filmdeki
tüm kadın karakterler, bir diğerinin kabusu, bir diğerinin hayali
aşkı, bir diğerinin halüsinasyonu biçiminde arz-ı endam ediyorlar.
Söz konusu üç kadının üçü de "lezbiyen" eğilimler gösteriyor, üçü
de maceracı ya da flörtçü yanlarıyla bir diğerini işaret ediyor,
üçü de Hollywood'da bir sinema yıldızı olmaya çalışmanın işkencesini
çekiyorlar. Fiziksel benzerlikleri "sarışın" ya da "esmer" oluşları
nedeniyle göz ardı edilmiş gibi görünse de, üçü de aslında bir diğerinin
yerini alabilecek kadar benzer özelliklere sahipler. Bu kadınlardan
biri filmde ölüyor; ancak ölenin hangisi olduğunu anlamanız zaman
zaman güçleşiyor. Kimin öldüğünü ya da kimin kimi öldürmüş olduğunu
anlamanız için sanal bir denklemi çözmeniz gerekiyor. "Öyle ya!"
siz otobanda yolunuzu kaybetmişsiniz... Kendinizi de kaybetmeyi
başardığınız o son ana dek, adlarını bile bilmediğiniz benzer caddelere
yeni isimler vermişsiniz; Mulholland diye bir yola ya da bilincinizin
derinliklerine ulaşana dek bunu yapmışsınız. O halde "Easy come,
easy go!"

Sanıldığının aksine bütün azınlıklar birbirini iter. Örneğin eşcinsellerin
birbirini sevdiği, birbirini desteklediği üzerine anlatılan aşk
ya da dayanışma hikayeleri, aslında birer modern zaman masalıdır.
Özellikle eşcinselliğin bir suç, bir sapkınlık, bir kendinden geçme
hali olarak yaftalandığı az gelişmiş toplumlarda bu itme hali, kendini
çok daha açık bir biçimde belli eder. Bu hal daha çok birbirini
sindirmede, yadsıma ya da yok etmede, açık nefrette, kısaca faşizmde
kendi dilini bulur. Kendinden hoşnutsuzlar ülkesinin kendini beğenmeyen
bireyleri bütün öfkeleriyle benzerlerine saldırır. Kendi marjinalliği
(yadsınılırlığı) günahkârlığı ve biçimsizliğiyle toplum tarafından
yüzleştirilmiş bu eşcinsel, kendini yok etme cesaretini gösteremediğinden
benzerini yok etmek ister. Örneğin, daha çok heteroseksüel yaşama
düzeni içinde yer almak istedikleri için transseksüelliği seçen
eşcinseller arasında, bir diğer transseksüele ya da travestiye düşmanlık
beslemek çok bildik bir durumdur. Erkeksi görünen geylerin kadınsı
eğilimler içerisindeki geylerden alayla veya nefretle söz etmesinin
altındaki gerçek de, tıpkı transseksüellerinki gibi burada gizlidir.
Her ikisinde de ortak bir referans noktası vardır: Biri bir diğerinin
sırrını, kabul edilemezliğini, irinli hastalığını ele verecektir...
Bu nedenle diğeri ortadan kaldırılmalı, hayat ortağı olmaktan
çıkarılmalıdır. İntihar zorsa da cinayet mümkündür.

"American Psycho" adlı romanıyla tüm dünyada hatırı sayılır
bir şöhret edinen Amerikalı genç yazar Bret Easton Ellis'in
en sevdiğim romanı, okuyabildiklerim arasından "Less than zero"
(Sıfırdan az) olmuştur... "Less than zero" mekân olarak Hollywood
semalarında, Mulholland yolu ekseninde geçer. Ecstasy, kokain ve
LSD'den kafalarını kaldırabildikçe son model otomobilleriyle Mulholland
yolunda hız yapan bir grup gencin iç burkan hikayesi, neredeyse
size gelecekten geçmişe, hayatın o en karanlık yollarına götürüp
getirir. Zenginliklerinden kendilerine dünyanın en işkence dolu
hücresini örmüş, yedikçe semirmiş yetişkinlerin çocuklarıdır onlar.
Homoseksüalitenin de post-modern bir gerçekliği olduğu, manyetik
dalgalarla yayılan çok hüzünlü bir Elvis Castello şarkısı
gibi içinize işler o romanda. Mulholland yolu, uyuşturucu bağımlısı
ve eşcinsel olmanın, kalabalıklar arasında yalnızlıkla geçirilen
gecelerin, öldürücü şiddetin, pedofilinin, film sektöründe dönen
ayak oyunlarının, imkansız aşkların, kısaca hayatın yoludur... Ve
bütün yollar öyle ya da böyle bir diğerinin benzeridir. O yolda
bir uyuşturucu bağımlısı için en büyük tehlike diğer bir uyuşturucu
bağımlısıdır. Bir eşcinsel için en büyük tehlike diğer bir eşcinsel,
bir erkek kardeş için en büyük tehlike kız kardeş, yeni bir aşk
için en büyük tehlike yaşanmış önceki aşktır. Herkes ya da her şey,
en sonunda benzerini öldürmek zorunda kalacaktır.

Geç ya da erken terk edilen sevgililer, çocukluk ya da dava arkadaşları,
artık sadece bir fotoğraf albümünden gülümsüyor bize... Zamanla
size benzemeye başlamış olan sevgilileriniz, tamamen size dönüşmüş
olduktan sonra ya terk edilmiş ya da sizi terk etmiş. Ama nedense
hepsi de zamanla ya size benzemiş ya siz zamanla O'na benzemişsiniz.
Ya siz onu büyütmüşsünüz ya da O sizi... Ya da ikiniz de beceremeyince,
elinize yüzünüze bulaştırınca her şeyi, hayat sizin adınıza bu rolü
üstlenmiş. Hayatla birlikte ikiniz de yol almışsınız. Alınan bu
yol sizi birbirinizden ayırmadan, O'na verdiğiniz her şeyi ondan
geri almışsınız.Yani siz de çoktan, bir benzerinizi öldürmüşsünüz.

Günlerdir şu cümleyi düşünüyorum: "Mutluluğu hiçbir şey, mutluğun
anısı kadar engelleyemez..." Bu cümlenin gizli ya da son derece
açık anlamı günlerdir beni rahatsız eden başka başka anlamlara karşılık
geliyor. Mutluluğun hatırlanmak için değil yaşanmak için olduğu
fikri, etrafımı saran çirkin bir sis kütlesine dönüşüyor. Yaşadığımız
her şeyi daha önce yaşanmış benzer bir anla karşılaştırarak öldürdüğümüzü,
yeni sevgiliyi eskisiyle, yeni arkadaşı çocukluk arkadaşıyla, yeni
kafa bulma maceralarını ilk deney gününün benzersiz mutluğuyla öldürdüğümüzü,
yani her şeyi bir benzeriyle karşılaştırıp yok ettiğimizi hatırlamakta
hiç güçlük çekmiyorum. İsimlerin birbirine karıştığı, eski sevgilinin
en sevdiği yemeğin bir diğerine "sen bunu çok seversin" diye ikram
edildiği, hayatın benzerlikler üzerinden giderek yok edildiği, kendinden
hoşnutsuzlar ülkesinin kendi gibileri -dost ya da sevgili ne olursa
olsun- gözünü kırpmadan imha ettiği zamanlardan geçerken, olup bitenlerin
ağırlığı altında eziliyorum. Oysa aylardır giderek artan bir heyecanla,
bitmeyen bir hevesle, birbirine benzer şeyleri sevmeye, birini bir
diğerinden ayırmaya çalışıyorum. Bana benzeyenleri, hayata daha
çok benzeyenleri, ışığa, rüyaya ya da gerçeğe benzeyenleri ayırıyorum
diğerlerinden. Onları bugüne ve geleceğe saklıyorum.

Çünkü biliyorum ki aynada gördüğümüz şeyin yaşamı hak ettiğine inanmakla,
benzerimizi sevmek arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü kendinizi
bir kez öldürmeden, bir başkasını bu kadar kolay öldüremezsiniz.
Bu kadar basit..

Evren Eren


|