Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR





 

Erkek Erkeğe

Çağrışımlar - III

"Yazdıklarımı başkalarına açıklamadan önce, başkalarının onu bana açıklamasını isterim. Onu herkesten önce ben açıklarsam, anlamını hemen sınırlandırmış olurum; çünkü ne demek istediğimizi bilsek bile, ağzımızdan çıkan yalnızca söylemek istediğimiz midir bunu bilemeyiz. Söylemek istediğimizden fazlasını söyleriz hep. Yazdıklarımda en hoşuma giden şey, farkında olmadan yazdıklarımdır..." André Gide

"İnsan sevdiğini öldürür" cümlesi, bilincimdeki yerini zamanla "insan benzerini öldürür" cümlesiyle yer değiştirmeye başladı. Giderek daha gerçek görünen, daha akla yakın olan, yeri daha önceleri belki de yaşarken bir çok kez doldurulmuş bir önerme bu: "İnsan benzerini öldürür!" Ama yine de bu önerme "insan sevdiğini öldürür" cümlesi kadar, şiirlere, aşk romanlarına ve filmlerine konu olmuş değil... Örneğin "İnsan benzerini arar" ya da "İnsan benzerine aşık olur" önermeleri çok daha tanıdık geliyor bana, ama "gerçek" gelmiyor. Eskiden pek şiirli bulduğum için not defterlerime düştüğüm, inançla bağlandığım bu önermeler, artık tek başlarına hiçbir şey ifade etmiyor. İşte tam da bu noktada, ortadaki gerçeklik gereksinimini o cümle dolduruyor: "İNSAN BENZERİNİ ÖLDÜRÜR..." Bu tırnak içiyle beraber, çok sık tekrarlanan bir yalan ortadan kalkıyor sanki. Yanılsama yerini gerçekliğin soğuk ellerine bırakıyor. Gerçekliğin bu acımasız umarsızlığı elbette ki içinizi bulandırıyor. Çünkü aynaya bakarken tekrarlamanızın pek de mümkün olmadığı bu cümle, hayattaki yerini bulurken sizin kim olduğunuzla pek ilgilenmiyor. Çünkü her nereye gidiyorsanız sizi götüren şey, görebileceğiniz bir mesafede değil, bilincinizin derinliklerinde soluk alıyor.
David Lynch'in belki de son atımlık kurşunu "Mulholland Drive", siyam ikizi sayılabilecek iki önceki başyapıtı "Lost Highway" kadar olmasa da etkileyici bir film... Bunun en büyük nedenlerinden biri, en az hikayenin içindeki muhteşem fotoğraflar kadar başınızı döndüren, izlerken edindiğiniz kaybolmuşluk hissi. Bu his kafanızı allak bullak eden bir dizi zincirleme garip olayla birlikte giderek bilincinizin derinliklerinde bir sayıklamaya dönüşüyor. Örneğin filmdeki iki kadın, bazen tek bir kadın, bazen üç kadın oluyor... Bazense ortada gerçekten var olan hiç kimse kalmıyor. Çünkü filmdeki tüm kadın karakterler, bir diğerinin kabusu, bir diğerinin hayali aşkı, bir diğerinin halüsinasyonu biçiminde arz-ı endam ediyorlar. Söz konusu üç kadının üçü de "lezbiyen" eğilimler gösteriyor, üçü de maceracı ya da flörtçü yanlarıyla bir diğerini işaret ediyor, üçü de Hollywood'da bir sinema yıldızı olmaya çalışmanın işkencesini çekiyorlar. Fiziksel benzerlikleri "sarışın" ya da "esmer" oluşları nedeniyle göz ardı edilmiş gibi görünse de, üçü de aslında bir diğerinin yerini alabilecek kadar benzer özelliklere sahipler. Bu kadınlardan biri filmde ölüyor; ancak ölenin hangisi olduğunu anlamanız zaman zaman güçleşiyor. Kimin öldüğünü ya da kimin kimi öldürmüş olduğunu anlamanız için sanal bir denklemi çözmeniz gerekiyor. "Öyle ya!" siz otobanda yolunuzu kaybetmişsiniz... Kendinizi de kaybetmeyi başardığınız o son ana dek, adlarını bile bilmediğiniz benzer caddelere yeni isimler vermişsiniz; Mulholland diye bir yola ya da bilincinizin derinliklerine ulaşana dek bunu yapmışsınız. O halde "Easy come, easy go!"

Sanıldığının aksine bütün azınlıklar birbirini iter. Örneğin eşcinsellerin birbirini sevdiği, birbirini desteklediği üzerine anlatılan aşk ya da dayanışma hikayeleri, aslında birer modern zaman masalıdır. Özellikle eşcinselliğin bir suç, bir sapkınlık, bir kendinden geçme hali olarak yaftalandığı az gelişmiş toplumlarda bu itme hali, kendini çok daha açık bir biçimde belli eder. Bu hal daha çok birbirini sindirmede, yadsıma ya da yok etmede, açık nefrette, kısaca faşizmde kendi dilini bulur. Kendinden hoşnutsuzlar ülkesinin kendini beğenmeyen bireyleri bütün öfkeleriyle benzerlerine saldırır. Kendi marjinalliği (yadsınılırlığı) günahkârlığı ve biçimsizliğiyle toplum tarafından yüzleştirilmiş bu eşcinsel, kendini yok etme cesaretini gösteremediğinden benzerini yok etmek ister. Örneğin, daha çok heteroseksüel yaşama düzeni içinde yer almak istedikleri için transseksüelliği seçen eşcinseller arasında, bir diğer transseksüele ya da travestiye düşmanlık beslemek çok bildik bir durumdur. Erkeksi görünen geylerin kadınsı eğilimler içerisindeki geylerden alayla veya nefretle söz etmesinin altındaki gerçek de, tıpkı transseksüellerinki gibi burada gizlidir. Her ikisinde de ortak bir referans noktası vardır: Biri bir diğerinin sırrını, kabul edilemezliğini, irinli hastalığını ele verecektir... Bu nedenle diğeri ortadan kaldırılmalı, hayat ortağı olmaktan çıkarılmalıdır. İntihar zorsa da cinayet mümkündür.

"American Psycho" adlı romanıyla tüm dünyada hatırı sayılır bir şöhret edinen Amerikalı genç yazar Bret Easton Ellis'in en sevdiğim romanı, okuyabildiklerim arasından "Less than zero" (Sıfırdan az) olmuştur... "Less than zero" mekân olarak Hollywood semalarında, Mulholland yolu ekseninde geçer. Ecstasy, kokain ve LSD'den kafalarını kaldırabildikçe son model otomobilleriyle Mulholland yolunda hız yapan bir grup gencin iç burkan hikayesi, neredeyse size gelecekten geçmişe, hayatın o en karanlık yollarına götürüp getirir. Zenginliklerinden kendilerine dünyanın en işkence dolu hücresini örmüş, yedikçe semirmiş yetişkinlerin çocuklarıdır onlar. Homoseksüalitenin de post-modern bir gerçekliği olduğu, manyetik dalgalarla yayılan çok hüzünlü bir Elvis Castello şarkısı gibi içinize işler o romanda. Mulholland yolu, uyuşturucu bağımlısı ve eşcinsel olmanın, kalabalıklar arasında yalnızlıkla geçirilen gecelerin, öldürücü şiddetin, pedofilinin, film sektöründe dönen ayak oyunlarının, imkansız aşkların, kısaca hayatın yoludur... Ve bütün yollar öyle ya da böyle bir diğerinin benzeridir. O yolda bir uyuşturucu bağımlısı için en büyük tehlike diğer bir uyuşturucu bağımlısıdır. Bir eşcinsel için en büyük tehlike diğer bir eşcinsel, bir erkek kardeş için en büyük tehlike kız kardeş, yeni bir aşk için en büyük tehlike yaşanmış önceki aşktır. Herkes ya da her şey, en sonunda benzerini öldürmek zorunda kalacaktır.

Geç ya da erken terk edilen sevgililer, çocukluk ya da dava arkadaşları, artık sadece bir fotoğraf albümünden gülümsüyor bize... Zamanla size benzemeye başlamış olan sevgilileriniz, tamamen size dönüşmüş olduktan sonra ya terk edilmiş ya da sizi terk etmiş. Ama nedense hepsi de zamanla ya size benzemiş ya siz zamanla O'na benzemişsiniz. Ya siz onu büyütmüşsünüz ya da O sizi... Ya da ikiniz de beceremeyince, elinize yüzünüze bulaştırınca her şeyi, hayat sizin adınıza bu rolü üstlenmiş. Hayatla birlikte ikiniz de yol almışsınız. Alınan bu yol sizi birbirinizden ayırmadan, O'na verdiğiniz her şeyi ondan geri almışsınız.Yani siz de çoktan, bir benzerinizi öldürmüşsünüz.

Günlerdir şu cümleyi düşünüyorum: "Mutluluğu hiçbir şey, mutluğun anısı kadar engelleyemez..." Bu cümlenin gizli ya da son derece açık anlamı günlerdir beni rahatsız eden başka başka anlamlara karşılık geliyor. Mutluluğun hatırlanmak için değil yaşanmak için olduğu fikri, etrafımı saran çirkin bir sis kütlesine dönüşüyor. Yaşadığımız her şeyi daha önce yaşanmış benzer bir anla karşılaştırarak öldürdüğümüzü, yeni sevgiliyi eskisiyle, yeni arkadaşı çocukluk arkadaşıyla, yeni kafa bulma maceralarını ilk deney gününün benzersiz mutluğuyla öldürdüğümüzü, yani her şeyi bir benzeriyle karşılaştırıp yok ettiğimizi hatırlamakta hiç güçlük çekmiyorum. İsimlerin birbirine karıştığı, eski sevgilinin en sevdiği yemeğin bir diğerine "sen bunu çok seversin" diye ikram edildiği, hayatın benzerlikler üzerinden giderek yok edildiği, kendinden hoşnutsuzlar ülkesinin kendi gibileri -dost ya da sevgili ne olursa olsun- gözünü kırpmadan imha ettiği zamanlardan geçerken, olup bitenlerin ağırlığı altında eziliyorum. Oysa aylardır giderek artan bir heyecanla, bitmeyen bir hevesle, birbirine benzer şeyleri sevmeye, birini bir diğerinden ayırmaya çalışıyorum. Bana benzeyenleri, hayata daha çok benzeyenleri, ışığa, rüyaya ya da gerçeğe benzeyenleri ayırıyorum diğerlerinden. Onları bugüne ve geleceğe saklıyorum.

Çünkü biliyorum ki aynada gördüğümüz şeyin yaşamı hak ettiğine inanmakla, benzerimizi sevmek arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü kendinizi bir kez öldürmeden, bir başkasını bu kadar kolay öldüremezsiniz. Bu kadar basit..


Evren Eren


Önceki

 




GL KÜLTÜRÜ

GLK EDİTÖRÜ'NDEN

DERDİNİ SÖYLEMEYEN

EŞCİNSEL DEHALAR

TARİHİN PEMBE
SAYFALARI


ROMEO & ROMEO

JULIET & JULIET

KADIN KADINA

ERKEK ERKEĞE

CİNSİYYET
(GL haber)

MİTLER

GLK MÜZİK

GLK KİTAP

GLK SİNEMA

SAĞLIK

SÖZLÜK

CİNSEL BİLGİLER

MEKANLAR

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 

Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla