|

GLK
Editörü'nden... Güncelleme:
12.
03. 2002

Bir renk daha eksildi...

Atilla'yı üç yıl önce tanımıştım. Lise öğrencisi,
çocuk mu çocuk, sıcak mı sıcak bir genç adamdı. Eşcinselliğini keşfetmenin
en başındaydı. Ailesi, okul arkadaşları pek umurunda değil gibiydi.
İmrendiğim umursamaz bir tavrı vardı. Anne-babası hakkındaki acı
hikayeleri bir stand-up şovmeni edasıyla anlatıyor, bizi gülümsetiyordu.
Hali vakti yerinde ama kendi aralarında pek iletişim kuramayan bir
aileydi anlattıklarına göre. Annesi sürekli estetik ameliyat olan
ve babası da mümkün olduğunca evden uzak vakit geçirmeye çalışan
bir adamdı. Ama Atilla bu ortamda sağlıklı kalabilmeyi ancak
olanlara yabancılaşarak başarmıştı ve her şey onun için bir eğlenceydi.

Gey dünyasına uzak olmasına rağmen Bursa'nın en ünlü eşcinselini
tanıyordu ve onunla da sıkı bir muhabbeti vardı. Onunla ilgili bir
muhabbet açıldığında ise konu sürekli travestiliğe ve kadınlığa
dönüyordu. Annesinin resimlerinde hep travesti gibi çıktığını anlatır
dururdu. Atilla, görülebilirliği en fazla olan eşcinsel tipinden
uzaktı. Efemine değildi ve o tarz hareketlerden hoşlanmıyordu. Eşcinsellerin
arasında "erkeksi" tipler de popüler olduğundan doğal olarak o da
sevilen biri haline gelmişti. Dedim ya, Atilla keşiflerinin
başındaydı ve yeni girdiği bu dünyanın her karanlık köşesini öğrenmek
istiyordu. Bu köşeleri tek tek denemeye başladı ve gittikçe bizden
uzaklaştı.

Uzun süre görmedikten sonra onu Lambda toplantılarında görmeye
başladım. Postişler takıyor, askılı ve kadınsı kıyafetler giyiyordu.
Yanındaki arkadaşları da aynı tarzda insanlardı. Yavaş yavaş travestiliğin
isyankâr ve sivri olmaktan zevk alan tavrı üzerine yerleşiyordu.
Kendisiyle konuştuğumda bunun bir özenme ya da yanlış yönlendirilme
değil, gerçekten de isteyerek yaptığı bir şey olduğunu anladım.
Atilla bilimin "birincil transseksüel" dediklerindendi.
Hiçbir efemineliği olmayan, görünüşte karşı cinse özenmeyen ama
kendi cinsiyetiyle barışık olmayıp karşı cinse geçmek isteyen kişilere
böyle deniyordu. Atilla'nın sözleri uzun süre dilimize dolanıyordu.
"Siz hâlâ geylerle mi yatıyorsunuz? Ben heteroları karşıma dizip,
sen gel, sen gel diye seçiyorum" lafını günlerce konuşmuştuk.

Bir süre sonra postişler, takma göğüsler gitti ve saçı uzun, gerçek
göğüslere sahip bir genç kadın geldi. Artık o Atilla değil
Buse'ydi. Kendi seçimlerini yapmıştı ve bundan da mutluydu,
ya da en azından öyle görünüyordu. Uzun süre görmedim Atilla'yı,
yani Buse'yi. Sonra birkaç ay önce bir Lambda partisinde
bir kız boynuma atıldı ve "Beni tanıdın mı?" dedi. Gözlerime inanamadım.
Gerçekten çok güzel ve alımlıydı. Çenesini ve yanaklarını göstererek,
"Buraları, şuraları yaptırdım, kestirdim" dedi. Kusursuz bir makyajı
ve hoş kıyafetleri vardı. Hemen ardından ekledi: "Şişli'de ev aldım,
iki araba aldım." "Peki mutlu musun?" dedim. "E herhalde" dedi.
Ama yine de kolay bir yaşam değildi, kolunda yara izleri vardı.
O küçük Atilla gitmiş, kocaman bir kadın gelmişti.

Pazar günü Lambda toplantısında Atilla'dan bundan
sonra gelecek en son haberi aldım. Oyun gibi gördüğü yaşamı beklemediği,
beklemediğimiz bir anda sona ermişti. Alkollü bir şekilde karayolunda
araba kullanırken kaza yapmıştı. Belki birtakım hovarda yürekli
adamlar trafikte arabasını sıkıştırdı, belki de alkol yüzünden dikkatini
toplayamadı. Ama bir şekilde Buse uzaklara gitmişti. Neden
bütün travestilerin hayatı bu kadar trajik olmak zorunda? Neden
bu kadar acı çekiyorlar? Bu bir kural mı? Bu soruların yanıtlarını
aslında biliyoruz. Hem de bir yanıt değil, yüzlerce yanıt var. Fakat
tüm yanıtları içerecek durum ise Türkiye'de yaşıyor olmamız. Buse
yaşamak istediği kadınlığı annesinin babasının güvenli evinde de
yaşayabilseydi, okuluna bir genç kız olarak devam edebilseydi her
şey çok farklı olabilirdi.

İçimde bir burukluk, boğazımda ise kocaman bir düğüm var. Yutkunamıyor,
rahatlayamıyorum. Derin bir nefes aldığımda ciğerime bir şeyler
batıyor. İnsanların yaptığı seçimlerin, zorunda kaldıkları yaşamların
bedelleri bu olmamalı. Herkes için güzel bir yaşam sürme hakkı olmalı.
Buse eminim başka bir yerlerde yine hayatla alay ediyor,
gülüyor ve her şeyi boş veriyor.

Hoşçakal Buse...

Uğur Alper

Diğer yazıları için tıklayın
|