|

GLK
Editörü'nden... Güncelleme:
04.12.2001

Gey Bara Nasıl Gidilir -1

Genç adam gecenin ıslattığı, ince işlemeli karanlık
boyalı sokaklardan ilerlerken o gün yaptığı muazzam hata, beyninin
girintilerinde hızlı hızlı, ileri geri gidip geliyordu. Örttüğü
kısa kızıl saçları Benedikt keşişlerininkine benzer bir polar kazak
kapişonu altında, sıradanlaştırılmanın öfkesini taşıyordu. Söz konusu
etnik asimilasyondan kurtulabilmiş, inatçı hayvan ismiyle adlandırılan
sakal ise aynı kızıllığı bir devrim bayrağı gibi salınarak özgürce
ifade ediyordu. Ancak bu sayılı sayıdaki vücut kılının sahibi bunların
farkında olmaksızın bedeninin sorumluluğunu sahiplendiği birkaç
etkinlikten dolayı uç derecede musdaripti.

Aklı işgal altındaki genç adam yalpalamasının sorumluluğunu içtiği
bir kadeh beyaz şaraba attı. "Zaten Güzel Marmara hep böyle yapar"
diye mırıldandı. Oysa ki o hayatı boyunca, Güzel Marmara da içse,
en kaliteli Fransız şarabı da içse, e hadi olmadı tequila da içse
aynı tepkiyi verirdi. Bir kadehten sonra Afrika'daki açlığın sorumluluğu
bile omuzlarına yükleniverirdi. Ancak bu geceki sorumluluğu daha
da büyüktü ve hiç istemediği bir ayrılığın günah keçisi oluvermişti.
Kafasında bir devlet belgesi düzenliliğinde oluşan cümleler devriliverdi
ve şiir oldu.

Göğsümde sıkışan üç beş sözcük
Beni geçmişin kayıp günlerinde arar...

diye geyik bir lise iki öğrencisi modunda "sanatsal eser" üretmek
üzereyken varmak istediği ışıltılı mekana ulaştığını fark etti ve
durdu. Hiç beklemediği bu şans karşısında yıllardır içine işlemiş
bir dilin anlamsız sözcüğünü mırıldandı: "Wunderbar!"

"Wonderful" dedi demir kapılı binadan çıkan adam. Müdavimlerinin
"the mekan" dediği bu demir kapılı eski İstanbul şatosu, özellikle
Cuma Cumartesi geceleri yabancılara da ev sahipliği yapardı. "İyi
ki bu dili de biliyorum" diye düşündü kızıl saçlı genç adam. Aslında
zamanında ne işe yarayacağını düşünmeden öğrendiği özgürlükler ülkesinin
dili de CV'sindeki güzide köşede yerini almıştı ama burada işine
yaramazdı. Havada yakaladığı baştan aşağı süzmeli gülüşleri katlayıp
cebine koydu ve tüm cesaretini toplayıp şatobiryan binaya çıkan
ilk merdiven basamağına koydu ayağını. Ufak bir tereddütten sonra
ikincisi, sonra üçüncüsü... Sonra bir baktı kapının ardına geçmişti.
Bu onun için gökkuşağının öte yanına geçmek kadar büyük bir şeydi.
Artık yepyeni bir dünyanın girişindeydi. Yani en azından büyük olacağını,
yeni olacağını umduğu bir dünya. Geri sayım başlamıştı. On...
Bir zengin çocuğunun köyde bulup şehre getirdiği Türkan Şoray havasıyla
etrafına bakındı. Etrafından bir uçak similasyonunu andıran şekilde
ellerinde renkli kadehler olan irili ufaklı uçaklar "vuuuv" efektleriyle
hızlı hızlı geçiyordu. Biraz sonra bombardıman başlayacaktı. Ana
bombardıman gemisi yaklaştı ve genç adama "Bir şey içer misiniz"
diye sordu. Aslında bu kibar sözcüklerin ardında "Bir şey içmeyecek
misin lan, biz de burada haybeye durmuyoruz, para kazanacağız" yazıyordu.
The mekanın popüler içkisi çok renkli alkol kadehi sipariş edildi.
Hep duyardı meşhur içkiyi. Garson da hani hiç fena değildi.

Fondaki müziğin vurduğu baslar gittikçe sıklaşıyor, artan frekansla
bu dünyanın gerçekliğinde uzaklaşılıyordu topluca. Hele çok renkli
alkol kadehleri boşaldıkça fırıldaklaşan gözler, ısısı artan pardonlu
dokunuşlar iki katına çıkıyordu. Genç adam uyuşuklukla karışık bir
mutluluk yaşıyordu. Yüzünden hafif bir gülümseme yer etmeye başlamıştı.
Bu gülümseme hemen karşılığını buldu ve cebinden çıkardığı kırmızı
paketli sigara paketinde kalan son sigarayı dudaklarına götürdüğünde
iki farklı şovalye meşalelerini uzatmıştı.

Şovalyeler de birbirlerini fark etmişti; üç adam arasında tarihin
en gergin anlarından biri yaşanıyordu...
Devamı
haftaya

Diğer yazıları için tıklayın
|