|

GLK
Editörü'nden... Güncelleme:
10.04.2001

Hüzün
benim üvey kardeşim

Yaşam boyu sadece üç hakkım vardı üzülmek için. Kaçını
kullandım kaçı kaldı hatırlamıyorum. Aslında hep sakındım, zorladım
kendimi, üç hakkımı zor günlere saklamalıyım dedim kendi kendime.
Ancak artık öyle bir hale gelmiştim ki üzülemez olmuştum. Alıştırmıştım
kendimi. Üzüntü yok, ağlamak yok, hüzün yok. Bunu fark ettiğimde
sarstım kendimi, duvarlara vurdum kafamı. Nafile, ne bir damla göz
yaşı, ne de bir tutam acı hissi. Yaşama karşı öyle korumaya almıştım
ki kendimi dünyevi acılar, zorluklar sadece anlamsız sözlerdi bana.

Üç hakkım olduğunu çoktan unuttum. Hiç kullanamayacağım gibi
geliyor sanki. Beklenenin tersine hüzünden uzaklaşmak, yaşamda tekilleşmek
hiç de katıksız mutluluk getirmiyor insana. Acıya duyarsızlaştıran
ne varsa, aynı sertlikte sevinçlere de duyarsızlaştı beni. Bahar
gelmiş geçmiş, aşk varmış, güneş doğmuş, aşk yokmuş... Kıpırtılar
aslında rahatsızlık kaşıntıları bedenimde. Hareket kabiliyetim reflekslerimle
sınırlı. İşe gitme refleksi, yemek yeme refleksi, gerçeklerden kaçamama
refleksi...

Çevreme baktım. Sanırım hiç de yalnız değilim. Refleksleriyle
yaşayan binlerce insan var bu ülkede. Yaşamlarında tekdüzeliğin
hüküm sürdüğü, her gün kurmaca bir "Truman Show" hayatı süren insanlar.
Ama kaçı farkında bu yaşamın en iyisi olmadığının, bir yerlerde
bir alternatif olabileceğinin? Peki ben ne kadar farkındayım? Dahası
farkında mıyım? Sahip olduklarımdan fazlasını hak etmediğini düşünmek,
"bundan iyisi can sağlığı" demek tembellik değil mi?

Yaşam bir meydan okuma. Zorlukları, acıları, aşkları ve aşksızlıklarıyla
saldırıyor üzerimize. Aralıksız püskürttüğü göz yaşartıcı hüzün
gazıyla uzak tutmaya çalışıyor kendinden. Bu durumda kolay olan
yol duyarsızlaşmayı, acıyı unutmayı seçmek. Bedeli ise aşkı da unutmak.
Gerçek savaş ise dik durmaya çalışmak, tüm rüzgarlara karşı ayakta
kalmayı başarmak, kaybolmamak, direnmek. Güçlü olmak zorunda değiliz
ama galiba yaşama bir yerinden tutunmak, bu meydan okumaya yanıt
vermek durumundayız... Tüm duyarsızlığımıza rağmen.

Meydan okumayı yaşam biçimi haline getirmiş geyler tanıdım.
Kendilerine çektikleri adamların tehlikesi arttıkça duydukları heyecan
da artıyordu. Aldıkları risk büyüdükçe, buldukları karşılık da aynı
oranda büyüyordu. Kendi sınırları içinde dinginlik taşıyan ilişkiler,
güvenli buluşmalar onları çekmiyordu. Yaşama meydan okumayı tamamen
militan bir şekilde algılayıp sahip oldukları cesaret ve coşkuyu
risklere kanalize ederlerdi. Bulunduğumuz ülke yüzünden zaten yaşam
hiçbir garanti olmaksızın sürerken, üstüne üstlük "kolay lokma",
saldırıya açık bir sınıfa mensupken, gözlerini karartıp boşluğa
fırlatıyorlardı kendilerini.

Geçen yıl dokuz "tane"si atladığı boşluktan geri dönmemiş.
Bunlar kayıtlara geçenler tabii. En az dokuz "tane" daha "boşluktan
geri dönememe" vakası olduğuna eminim.

Ben
adrenalime karşı da duyarsızlaştım. Ne korku, ne öfke... Vücut
kimyamda her şey daima sabit. Bir kıpırdanma belirtisi yok. Tehlike,
heyecan vermiyor. Aslında hiçbir şey heyecan vermiyor. Belki de
hiçbir şey korkutmuyor. Kaybedecek ne kaldı, hatta ne vardı?

Neşeli
kalmaya çalışın
Uğur
Alper

Diğer yazıları için tıklayın
|