|

GLK
Editörü'nden... Güncelleme:17.10.2000

Sentimentalite

Uzun
süredir yapmadığım bir şey için multi-medya organımın başındayım
yine. Unuttuğum sevgi aptalı sözcükler, düş süzmesi harfler yerlerini
tek tek alacak bu karanlıkta parlayan ekranda. Lise yıllarımın unutulmuş
şarkıları fonda çalarken ben de o kaybedilmiş tuhaf hissi hatırlamaya
çalışıyorum. Teknolojiyle aram iyi oldu hep. Ben yazdım o kaydetti.

Hiçbir
zaman insanları ağlatacak yazılar yazamadım. Ağlayacak bir şey
yaşamadığımdan belki. Hep kahrolası bir sevinç, hep sıkıntı verici
bir mutluluk. Bakışlarıyla beni bir alemden bir başkasına daldırıp
çıkaran aşklarımı yazamamak. Karşıma bir mum koyup alevinde onların
yüzünü gördüğüm halde susmak kalmak. Suspus olup sadece kulaklarımı
uzatmak.

Aşkım,
canım, cicim
diyemedim hiç, yazamadım bile. Dediğimde ise sarhoştum. Hayal meyal
hatırlıyorum. Ağzımda vişne votka kokusu, elimde kadın sigarası
Salem. İçkinin verdiği pişkinlik ve sigaranın verdiği fallik
iktidar. Güç bendeyse dilimi istediğim kadar uzatabilirdim.
Hangi amaçla olursa olsun. Ama henüz sarhoş olamadım o kadar.

Metafor
kullanmaya çalışırken porno dergilerin sırdaş mektuplarından birini
yazıverdim neredeyse. Hemen yalnızlık, aşk, tutku temalarını işleyen
iki cümle yazıp durumu kurtarmalıyım. Ne de olsa bu yazıyı halka
açmayı planlamaktayım. Aman sıkıldım...

Sonra
birden kendimi dışarıda buldum.

Adımlarım
her zamanki gibiydi.
Ne sık ne de seyrek. Ama uslanmaz tereddüdünden hiçbir şey
kaybetmemişti ayaklarım o yağmurdan mustarip yeşil sokaklarda ilerlerken.
Yaşam, ölüm, aşk gibi felsefi sorularla meşguldü gözyaşlarım. Ama
akmıyorlardı, gözlerim sadece ıslaktı, ıslak ve sabit. Ve işte hepimizin
hapishanesi olan ama duvarlarındaki mezar mavisi yüzünden kalan
günlerimizi kazıyamadığımız dört duvar. Bu taş dudaklı şehirde bol
bulunan aristokrat köşklerinden kopartılmış, kırmızı kadife bir
perde, mezatlarda en sona kalan cinsten, ucuz birkaç sandalye.

Zevksizliğin
karşı konulmaz estetiği içinde anlamsızca kıpırdayan bedenler.
Periler uykuya dalmış ya da görmezden geliyorlar notalara isyan
eden el kol sallantılarını. Ve aşk pazarlıkları. Konuşulmayan, gözlerle
telaffuz edilen sözcükler, hesaplar, anlaşmalar. Etrafımda kaybolan
sahte gülümsemeler, gerçek diş geçirmeler. Havada daireler çizen
bir sigara ucunda kor bir ateş parçası. Utangaçlığın unutulduğu,
kolay dokunuşların bedenleri sardığı, alkol gözlüklerinin takıldığı
kutsal mekanımız.

Tanrısal
bir işaret beklerken kayıtsız karanlıklarda, bir çift gölge
gördüm. Yağmurlu havanın art niyetinden uzak, imkansız sandığım
bir aydınlık. Daha önce de farkına varmıştım bu tuhaf gölgelerin
ama yalancı ışıklar o kadar fazlaydı ki engellediler sınırlı yetenekleri
olan görme organlarımı. Ya da tam tersi, bir gölge için bile karanlıktım
ben. Uzattım gözlerimi bir an bile düşünmeden ve fazlaydı sanki
kendine bakışları, fırlattı bir çiftini bana. Arkadaşlara alışık
olmayan bakışlarım topladı yerlerden onunkileri ve hafifçe üfürdü
üzerindeki tozları.

Sonra
birden her yer karardı. Sanki filmin en heyecanlı yerinde elektrikler
kesilmişti. Karanlık geçer pırıltılar canlanır diye bekledim olmadı.
Neden sonra gün ışığı aydınlattı mavi duvarları. Her şey bitmişti,
arabalar balkabağı, kısraklar fare olmuştu.

Kurbağalar
hâlâ aynıydı...
Uğur
Alper

Diğer yazıları için tıklayın
|