Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR


ÖNCE
DEMOKRASİ



Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet'in Çocukları
Seyfi Öngider / Radikal 2 (13. 09. 2007)
Muhafazakârlar Şaşırtmaya Devam Edecek
Etyen Mahcupyan / Gazetem.net (13. 09. 2007)
Şimdi Barış Zamanı
Orhan Miroğlu / Radikal 2 (13. 09. 2007)
İkinci Cumhuriyet Korkusu
Mehmet Tıraş / Yeni Şafak (13. 09. 2007)
İnsansal Fay Hatları
Baskın Oran / Agos (11. 09. 2007)

Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet'in Çocukları (Devamı)

Şimdi dönüp bütün bunlarla yüzleşmeden, hâlâ parlamentodaki 68 kuşağından Akın Birdal'ın, 78 kuşağından Ufuk Uras'ın davet edilmediği resepsiyonlarda Gül'e selam vermemekle gösterilen tepkinin anlamı ne? Arkasına toplumun yarısının desteğini daha yeni almış bir siyasi heyete ne yapılabilir ki? Üstelik ABD'nin ve dünyanın diğer önemli güçlerinin de arkasında olduğu biline biline...

Siyasi kimliği Büyük Doğu Fikir Kulübü'nde şekillenen Abdullah Gül gibi gençlere güvenen ve onlar için Atatürk gibi bir hitabe kaleme alan Necip Fazıl sonunda şöyle demişti: "Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!/ Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!" Bakalım, önümüzdeki süreçte kim, nasıl esecek!

TİMSAH GÖZYAŞLARI DÖKMÜYORSANIZ...
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye'deki siyasi sistemin yeniden şekillenmesinde sol da etkin olabilirdi, ancak hiçbir dönemde hayat hakkı tanınmayan sol/sosyalist hareketin bu olanağı bulması imkansız değilse de çok zordu. Solun/sosyalist hareketin demokratik, eşitlikçi sesini boğanlar elbette İslamcı Erbakan'a ve talebelerine yolu açıyorlardı. Eşitlikçi ve özgürlükçü talepler toplumun içinde varlığını sürdürürken bunlara solun tercüman olmasına engel olunursa dinden beslenen bir ideolojik-siyasi akımın gelişmesi ve bu talepleri istismar etmesi doğaldır. Nitekim 90'lı yıllarda "Adil düzen" diye atılım yaptılar, bastırılınca bu kez 2000'li yıllarda Ecevit'in solculuk zamanından kalma "Ak Günlere" sloganından esinlenen "AK Parti" ile yollarına devam ettiler ve tüm iktidar mevkilerine yerleştiler.

Bugün Türkiye'yi Necip Fazıl'ın çocukları yönetiyor. Evet, cumhurbaşkanı ve başbakan hapse girmiş çıkmış eskinin militan İslamcısı. Cumhurbaşkanı Gül 12 Eylül'den sonra bir ay kadar Metris cezaevinde, Başbakan Erdoğan ise 28 Şubat'tan sonra dört ay kadar Pınarhisar cezaevinde yattı. Gördükleri zulüm, eziyet budur. Türkiye'nin siyasi sistemi ABD'nin desteğinde "ılımlı İslam" adı altında yeniden düzenleniyor. Üzerine titrediğiniz sistem, Erdoğan ve Gül gibilerine gösterdiği hoşgörünün, esnekliğin ve affediliciliğin zerresini Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına, devrimci gençlere göstermedi. 68 ve 78'in devrimci kuşağı tank paletlerinin altında vahşice ezilmeseydi bugün çok başka bir Türkiye olurdu. Daha vicdanlı, daha adaletli, daha dürüst, daha özgür bir Türkiye...

Ve tabii İslamcı dalganın böylesine kabarıp her şeye egemen olmadığı bir Türkiye. Ve kimsenin kuşkusu olmasın ki, eğer günün birinde Türkiye bu neo-İslamcı kadrolardan yakasını kurtaracaksa yine solun sayesinde olacak! Eğer timsah gözyaşları dökmüyorsanız bunca zamandır devrimci gençlere, sosyalistlere yaptıklarınızla yüzleşin! Abdullah Gül'e itiraz etmek için önce Deniz Gezmiş'den özür dileyin! Necip Fazıl'ın çocuklarına itiraz edecekseniz önce Nâzım Hikmet'in çocuklarının hakkını verin!

ig

Muhafazakârlar Şaşırtmaya Devam Edecek

Etyen Mahcupyan / Gazetem.net: İran'da Şah'ın sonunu ve ayetullah rejiminin başlangıcını simgeleyen 'devrim'den bu yana Türkiye'deki laik kesimin neredeyse standart hale gelen bir korkusu var: Türkiye'nin de bir gün İran olma ihtimali... Laik kesim bundan sadece sokaktaki özgürlük imkanlarının kısıtlanmasını anlıyor. Kadınların çarşaf giydiği, lokantalarda içki içilemeyen, sevgililerin dizdize oturamadığı bir dünya bu. Ayetullah rejiminin bir dinsel hiyerarşi ve dolayısıyla 'sınıf' ima ettiğini; bu sınıfın yüzyıllardan bu yana esnaf kesimi ile içiçe geçerek para ve güç sahibi olduğunu; ayetullahların toplumsal geleneğin meşru kıldığı bir iktidar alanı içinde siyasete el koydukları pek dikkate alınmıyor...

Laik kesim yüzyıllar boyunca İran'a benzemeyen Türkiye'nin şimdi neden birdenbire benzeyeceğine ilişkin bir fikre de sahip değil. Ama anlaşılan Batı kaynaklı küresel bir ötekileştirmenin etkisi altında, bilmediği bir sosyal alanı el yordamıyla bilinir varsayıyor. Bu bakış İslam'ı dünya barışı için bir tehlike olarak sunuyor. Gerekçe ise, İslami kültürün intikamcı bir yaklaşım içinde şiddete eğilim göstermesi ve bizzat Batıyı düşman olarak tanımlaması. Doğal olarak kimse İslami dünya içinde bu zihniyette kimsenin olmadığını söyleyecek durumda değil. Ancak dazlakların varlığından hareketle Avrupa'nın özünün faşist olduğunu söylemek ne kadar saçma ise, örneğin El Kaide'den hareketle müslüman analizi yapmak da o denli saçma. Ne var ki laik kesim genelde müslümanları tanımadığı ölçüde, görünür olan müslümandan hareketle tüm müslümanlığı tanımlama eğilimi gösteriyor. Bu durumda da Türkiye'deki İslami kesimin hızla dünyadaki şiddet ve baskı yanlısı otoriter rejimlerin çekim alanı içine gireceğini sanıyor.

Ancak İran bile bugün dünyayı şaşırtan bir performans içinde. Bunu İran devletine ve Ahmedinecad'ın sözlerine bakarak anlamak mümkün değil. Çünkü devlet söylemi dünyanın her yerinde birbirine benzer, milliyetçidir, kendine hasımlar üretir ve tutum alırken genellikle ahlaki kaygılar taşımaz. Dolayısıyla zihni arka planın otoriterliği ima ettiği toplumlarda, devletler de daha rahat bir biçimde çatışmacı dile kayarlar. Ama 'İran' dendiğinde asıl olan daima toplumdur ve bu ülkeyi biraz yakından tanıyanlar halkın çatışmacılıkla pek ilgisi olmadığını; günlük hayatın keyfini fazlasıyla çıkaran, sanata ve ebebiyata düşkün bir kültürden geldiğini görür. Kapanmanın zorunlu olduğu bu ülkede sokaktaki kadın hallerinin çeşitliliği, kişilikliliği ve cüreti, özgürlüğün her kültürde nasıl kendine yol açtığının göstergesidir.

Ancak İran bile bugün dünyayı şaşırtan bir performans içinde. Bunu İran devletine ve Ahmedinecad'ın sözlerine bakarak anlamak mümkün değil. Çünkü devlet söylemi dünyanın her yerinde birbirine benzer, milliyetçidir, kendine hasımlar üretir ve tutum alırken genellikle ahlaki kaygılar taşımaz. Dolayısıyla zihni arka planın otoriterliği ima ettiği toplumlarda, devletler de daha rahat bir biçimde çatışmacı dile kayarlar. Ama 'İran' dendiğinde asıl olan daima toplumdur ve bu ülkeyi biraz yakından tanıyanlar halkın çatışmacılıkla pek ilgisi olmadığını; günlük hayatın keyfini fazlasıyla çıkaran, sanata ve ebebiyata düşkün bir kültürden geldiğini görür. Kapanmanın zorunlu olduğu bu ülkede sokaktaki kadın hallerinin çeşitliliği, kişilikliliği ve cüreti, özgürlüğün her kültürde nasıl kendine yol açtığının göstergesidir.


Devamını okumak için tıklayın

Baş tarafını okumak için tıklayın


ig

 



Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla