Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR







MIŞ GİBİ BİR SEVGİ
Güncelleme: 16.11.2000

Geçen yazımı şu gözlem ve sorularla bitirmiştim: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi, sevdiği kişinin gelişmesini ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Kişi kadın ya da erkek olmuş farketmez.

Peki neden insanlar bu tür bir sevgiyi anlamakta, daha doğrusu böyle bir sevginin var olabileceğine inanmakta zorlanıyorlar? Bu insanlarda anlayış kıtlığı mı var?

Hayır; bu tür sevginin olabileceğine inanmakta zorlanan insanlarda hiçbir zihinsel bozukluk yok. Onlar da diğer insanlar kadar akıllı veya onlar kadar aptal. Onlar bu tür sevgiye inanmakta zorlanıyorlar, çünkü böyle bir sevginin olduğunu yaşamlarında görmediler; kendi anababalarının birbirleriyle ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde görmediler ve yaşamadılar.

Peki neden insanlar böyle bir sevgiyi yaşayamadılar?

Çünkü "mış gibi bir sevgi ortamı"nda büyüdüler.

Ne demek "mış gibi bir sevgi ortamı?" Bu soruyla ifade edilen konu önümüzdeki yazının içeriğini oluşturacak demiştim.

Önce "mış gibi"nin tanımını yapalım. Kişinin gösterdiği ile iç dünyası arasındaki farklılık "mış gibi" durumlar yaratır. Örneğin, evinizde yiyecek yok, ama beklenmedik şekilde siz yemek yerken misafir geldi. Evdeki yemeği onlara ikram edecek olursanız siz ve çocuklarınız aç kalacaksınız; ama, adet, gelenek görenek, "Yemeğe buyrun," demenizi gerektiriyor.

Eğer içinizden gerçekten yemeğinizi onlarla paylaşmayı istiyorsanız, davetiniz mış gibi olmaz; gerçek bir davet olur. Çünkü iç dünyanız ile söylediğiniz söz arasında fark yoktur. Fakat, kendinizin ve çocuklarınızın aç kalmasını istemediğiniz için yemeği kendinize saklamayı düşünüyorsanız, ama, adet yerini bulsun diye, "Yemeğe buyrun" diyorsanız o zaman bu davet "mış gibi" bir davet olur.

İnsanlar ne zaman mış gibi davranırlar?

İnsanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceleri paylaşamadıkları zaman mış gibi davranmaya başlarlar. Peki o zaman şu soru akla geliyor: Neden insanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceyi paylaşamazlar? Korktukları için. İçindekini olduğu gibi söylediği veya içinden geçtiği gibi davrandığı zaman, insan ortaya çıkacak sonuçtan korkarsa, o istemediği sonucu engellemek için kendi istediği gibi değil, ortamın istediği gibi davranmaya başlar.

Örneğin, yemeğe davet etmezse misafirlerin güceneceğini düşünür. Misafirleri gücendirmek onun önem verdiği insanların kendisine karşı bir tavır almasına yol açabilir ve gittikçe sevilmeyen bir adam durumuna düşebilir. Böyle bir durum onun sosyal etkinliğini etkilediği gibi, gücünün gittikçe azalmasına da yol açabilir.

Böyle olumsuz bir sonucu göze almaktansa bir gün biraz aç kalmayı göze almak daha ehveni şerdir; ve "Buyurmaz mıydınız?" denir. Ama, cansız, isteksiz bir şekilde. Siz daveti yerine getirdiniz, belki karşıdaki anlar ve "Yok sağolun, biz yedik, tokuz" der. İçiniz rahatlar ve ikinci kez ısrar etmezsiniz. Tabii bunun da pek belirgin olmaması gerekir.

Korku kültürü mış gibi yaşamın kaynağıdır.

Korku kültürü öyle bir kültürdür ki, insanlar arasındaki ilişkinin ancak korku ile düzene sokulabileği varsayımı bu kültürün temelidir. Bu kültürde kişinin bazı kişilerden korkuyor olması ve bazı kişileri korkutuyor olması yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aksi halde yaşam kaosa dönüşür ve herkes ne yapacağını şaşırır. Korku kültüründe yaşama düzen getiren şey kimin kimi korkutacağını ve kimden korkacağını bilmesidir. Bu kültürde en kutsal korku Allah korkusudur, daha sonra baba korkusu gelir. Otorite korkulacak bir kişidir ve otoriteden korkulmazsa, o kişi gücünü kaybeder. O nedenle, bu kültür içinde çocuk yetiştiren babalar çocuklarını uyurken severler; aksi halde çocuk babasından korkmaz ve şımarır. Bu çocuk için iyi birşey değildir. Aslında baba için de iyi birşey değildir çünkü çocuk şımarırsa, otorite gücünü kaybeder.

İnsan ilişkileri korkutma yolu ile birbirini denetlemeye yöneliktir. Nikâhta eşler birbirlerinin ayağına basarak evliliğe başlarlar, çünkü ayağa basan "Sözünü geçireceğini, diğerini denetleyeceğini" umar. Bu kültürde kimin kimden korkacağı çok iyi yapılanmış ve mertebeli bir ilişki yapısı oluşturulmuştur. İnsanlar birbirleriyle konuşurken sürekli "Kimin kimden korkması gerektiği"ni akıllarında tutarlar.

Yaşamın her yönünü sarmış olan bu korku kültürü içinde kişi, iç dünyasını paylaşmamayı öğrenir. Çünkü iç dünya yaşam kadar değişken; sıcak; canlı; hem güçlü, hem zayıf; hem emin, hem kuşkulu bir dünyadır. Bu dünyanızı gösterirseniz, iki önemli hata yapmış olursunuz:

1- Zayıf tarafınızı göstermiş olursunuz ve bu nedenle de korkutma potansiyelinizden büyük fireler verirsiniz; sözünüz dinlenilmemeye başlanır. Gücünüzü kaybedersiniz.

2- Siz iç dünyanızı açarsanız, o kişiye de iç dünyasını açması için bir davet göndermiş olursunuz; ve o zaman karşıdakinin de zayıf tarafını göstermesine davet çıkarmış olursunuz. Böyle bir davete maruz kalmak karşıdakince, "Seni zayıflatmak istiyorum," anlamında yorumlanabilir ve bu nedenle o kişi sizden hoşlanmayabilir.

Mış gibi yaşam ortamında yetişen kendisi olamaz

Korku kültürü, mış gibi bir yaşam ortamı oluşturur ve bu ortamda büyüyen kişi kendini ifade etmeyi değil, kendini saklamayı öğrenir. Zamanla iç dünyasından kopuk, ne hissettiğini, ne istediğini bilemeyen insanlar yetişmeye başlar. Bu kişi için önemli olan 'başkalarının kendisinden ne istediği'dir. Böylece uzaktan kumandalı bir robot gibi yaşamayı öğrenir. Bu kişinin tüm bilinci, kendi yaşamını gerçekleştirmeye değil, gücünün yettiği bir başka kişinin yaşamını denetlemeye ve yön vermeye odaklanmıştır. Kendi özgün yaşamını yaşamak olanaksız ve uzak bir hayal olarak gözükür. Hiçbir zaman, kendi iç dünyasıyla bilinçli olarak barışık bir yaşam sürdürmeyi gerçekleştiremez.

Kendisi olamayan bir başkasını sevemez

Böyle bir yaşam süreci içinde yetişmiş kişi, kendisi olamaz ve kendisi olmanın ne demek olduğunu da tam kavrayamaz. Böyle bir kişinin gerçekten sevmesi mümkün değildir. Yeniden hatırlatalım: "Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi sevdiği kişinin gelişmesi ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Korku ortamı bu tür bir sevginin gelişmesine ve yeşermesine izin veremez. Korku kültürünün sevgiden anladığı 'yön vermek ve denetlemek'tir.

Benim 29 Ekim'deki Temiz Aile Temiz Gelecek Programına gelmiş olan hanımefendi (bir önceki makalemde söz konusu ettiğim kişi) aslında 'Korku kültürü içinde dinamiğini bulan bir sevgi'den söz etmektedir. Yani, 'Ben onu istediğim gibi denetleyemedim, istediğim yönde kullanamadım; şimdi o benim istediğimi değil, kendi istediğini yapıyor. Böyle sevgi olur mu!' demektedir.

Ve bu nedenle 'sevdiği kişi'den nefret etmektedir.

Sorun hanımefendide değil, sorun sevgi de dahil herşeyi 'mış gibi' bir duruma sokan, içinde yetiştiğimiz korku kültüründe yatıyor.


Diğer yazıları için tıklayın



DC İLE İLETİŞİM DÜNYASI

DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN

BASAMAK TAŞLARI

CEVAPLAR

ALINTILAR

MAKALELERİ

BİBLİYOGRAFYA

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 




Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla