|

MIŞ GİBİ BİR SEVGİ Güncelleme:
16.11.2000

Geçen
yazımı şu gözlem ve sorularla bitirmiştim: "Sevgi bir eylemdir.
Bu eylemi yapan kişi, sevdiği kişinin gelişmesini ve mutlu olmasını
ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Kişi kadın ya da erkek
olmuş farketmez.

Peki neden insanlar bu tür bir sevgiyi anlamakta, daha doğrusu böyle
bir sevginin var olabileceğine inanmakta zorlanıyorlar? Bu insanlarda
anlayış kıtlığı mı var?
 
Hayır; bu tür sevginin olabileceğine inanmakta zorlanan insanlarda
hiçbir zihinsel bozukluk yok. Onlar da diğer insanlar kadar akıllı
veya onlar kadar aptal. Onlar bu tür sevgiye inanmakta zorlanıyorlar,
çünkü böyle bir sevginin olduğunu yaşamlarında görmediler; kendi
anababalarının birbirleriyle ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde
görmediler ve yaşamadılar.
 
Peki neden insanlar böyle bir sevgiyi yaşayamadılar?
 
Çünkü "mış gibi bir sevgi ortamı"nda büyüdüler.
 
Ne demek "mış gibi bir sevgi ortamı?" Bu soruyla ifade edilen konu
önümüzdeki yazının içeriğini oluşturacak demiştim.
 
Önce "mış gibi"nin tanımını yapalım. Kişinin gösterdiği ile iç dünyası
arasındaki farklılık "mış gibi" durumlar yaratır. Örneğin, evinizde
yiyecek yok, ama beklenmedik şekilde siz yemek yerken misafir geldi.
Evdeki yemeği onlara ikram edecek olursanız siz ve çocuklarınız
aç kalacaksınız; ama, adet, gelenek görenek, "Yemeğe buyrun," demenizi
gerektiriyor.
 
Eğer içinizden gerçekten yemeğinizi onlarla paylaşmayı istiyorsanız,
davetiniz mış gibi olmaz; gerçek bir davet olur. Çünkü iç dünyanız
ile söylediğiniz söz arasında fark yoktur. Fakat, kendinizin ve
çocuklarınızın aç kalmasını istemediğiniz için yemeği kendinize
saklamayı düşünüyorsanız, ama, adet yerini bulsun diye, "Yemeğe
buyrun" diyorsanız o zaman bu davet "mış gibi" bir davet olur.
 
İnsanlar ne zaman mış gibi davranırlar?
 
İnsanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceleri paylaşamadıkları
zaman mış gibi davranmaya başlarlar. Peki o zaman şu soru akla geliyor:
Neden insanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceyi paylaşamazlar?
Korktukları için. İçindekini olduğu gibi söylediği veya içinden
geçtiği gibi davrandığı zaman, insan ortaya çıkacak sonuçtan korkarsa,
o istemediği sonucu engellemek için kendi istediği gibi değil, ortamın
istediği gibi davranmaya başlar.

Örneğin, yemeğe davet etmezse misafirlerin güceneceğini düşünür.
Misafirleri gücendirmek onun önem verdiği insanların kendisine karşı
bir tavır almasına yol açabilir ve gittikçe sevilmeyen bir adam
durumuna düşebilir. Böyle bir durum onun sosyal etkinliğini etkilediği
gibi, gücünün gittikçe azalmasına da yol açabilir.

Böyle olumsuz bir sonucu göze almaktansa bir gün biraz aç kalmayı
göze almak daha ehveni şerdir; ve "Buyurmaz mıydınız?" denir. Ama,
cansız, isteksiz bir şekilde. Siz daveti yerine getirdiniz, belki
karşıdaki anlar ve "Yok sağolun, biz yedik, tokuz" der. İçiniz rahatlar
ve ikinci kez ısrar etmezsiniz. Tabii bunun da pek belirgin olmaması
gerekir.

Korku kültürü mış gibi yaşamın kaynağıdır.

Korku
kültürü öyle bir kültürdür ki, insanlar arasındaki ilişkinin ancak
korku ile düzene sokulabileği varsayımı bu kültürün temelidir. Bu
kültürde kişinin bazı kişilerden korkuyor olması ve bazı kişileri
korkutuyor olması yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aksi halde
yaşam kaosa dönüşür ve herkes ne yapacağını şaşırır. Korku kültüründe
yaşama düzen getiren şey kimin kimi korkutacağını ve kimden korkacağını
bilmesidir. Bu kültürde en kutsal korku Allah korkusudur, daha
sonra baba korkusu gelir. Otorite korkulacak bir kişidir ve otoriteden
korkulmazsa, o kişi gücünü kaybeder. O nedenle, bu kültür içinde
çocuk yetiştiren babalar çocuklarını uyurken severler; aksi halde
çocuk babasından korkmaz ve şımarır. Bu çocuk için iyi birşey değildir.
Aslında baba için de iyi birşey değildir çünkü çocuk şımarırsa,
otorite gücünü kaybeder.

İnsan ilişkileri korkutma yolu ile birbirini
denetlemeye yöneliktir. Nikâhta eşler birbirlerinin ayağına basarak
evliliğe başlarlar, çünkü ayağa basan "Sözünü geçireceğini, diğerini
denetleyeceğini" umar. Bu kültürde kimin kimden korkacağı çok iyi
yapılanmış ve mertebeli bir ilişki yapısı oluşturulmuştur. İnsanlar
birbirleriyle konuşurken sürekli "Kimin kimden korkması gerektiği"ni
akıllarında tutarlar.

Yaşamın
her yönünü sarmış olan bu korku kültürü içinde kişi, iç dünyasını
paylaşmamayı öğrenir. Çünkü iç dünya yaşam kadar değişken; sıcak;
canlı; hem güçlü, hem zayıf; hem emin, hem kuşkulu bir dünyadır.
Bu dünyanızı gösterirseniz, iki önemli hata yapmış olursunuz:

1- Zayıf tarafınızı göstermiş olursunuz ve
bu nedenle de korkutma potansiyelinizden büyük fireler verirsiniz;
sözünüz dinlenilmemeye başlanır. Gücünüzü kaybedersiniz.

2- Siz iç dünyanızı açarsanız, o kişiye de
iç dünyasını açması için bir davet göndermiş olursunuz; ve o zaman
karşıdakinin de zayıf tarafını göstermesine davet çıkarmış olursunuz.
Böyle bir davete maruz kalmak karşıdakince, "Seni zayıflatmak istiyorum,"
anlamında yorumlanabilir ve bu nedenle o kişi sizden hoşlanmayabilir.

Mış gibi yaşam ortamında yetişen kendisi
olamaz

Korku kültürü, mış gibi bir yaşam ortamı oluşturur
ve bu ortamda büyüyen kişi kendini ifade etmeyi değil, kendini saklamayı
öğrenir. Zamanla iç dünyasından kopuk, ne hissettiğini, ne istediğini
bilemeyen insanlar yetişmeye başlar. Bu kişi için önemli olan 'başkalarının
kendisinden ne istediği'dir. Böylece uzaktan kumandalı bir robot
gibi yaşamayı öğrenir. Bu kişinin tüm bilinci, kendi yaşamını gerçekleştirmeye
değil, gücünün yettiği bir başka kişinin yaşamını denetlemeye ve
yön vermeye odaklanmıştır. Kendi özgün yaşamını yaşamak olanaksız
ve uzak bir hayal olarak gözükür. Hiçbir zaman, kendi iç dünyasıyla
bilinçli olarak barışık bir yaşam sürdürmeyi gerçekleştiremez.

Kendisi olamayan bir başkasını sevemez

Böyle bir yaşam süreci içinde yetişmiş kişi,
kendisi olamaz ve kendisi olmanın ne demek olduğunu da tam kavrayamaz.
Böyle bir kişinin gerçekten sevmesi mümkün değildir. Yeniden hatırlatalım:
"Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi sevdiği kişinin gelişmesi
ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur." Korku
ortamı bu tür bir sevginin gelişmesine ve yeşermesine izin veremez.
Korku kültürünün sevgiden anladığı 'yön vermek ve denetlemek'tir.

Benim 29 Ekim'deki Temiz Aile Temiz Gelecek
Programına gelmiş olan hanımefendi (bir önceki makalemde söz konusu
ettiğim kişi) aslında 'Korku kültürü içinde dinamiğini bulan bir
sevgi'den söz etmektedir. Yani, 'Ben onu istediğim gibi denetleyemedim,
istediğim yönde kullanamadım; şimdi o benim istediğimi değil, kendi
istediğini yapıyor. Böyle sevgi olur mu!' demektedir.

Ve bu nedenle 'sevdiği kişi'den nefret etmektedir.

Sorun
hanımefendide değil, sorun sevgi de dahil herşeyi 'mış gibi' bir
duruma sokan, içinde yetiştiğimiz korku kültüründe yatıyor.

Diğer yazıları için tıklayın
|