Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR







GELİŞMİŞ İNSAN OLMAK
YENİDEN DOĞMAK DEMEKTİR
Güncelleme: 12.10.2000

Bu yazımda, "Kendi benliğiyle safça ilişki kurabilmek kendiliğinden olan bir olay değildir; kişinin bilinçli olarak bunu başarmak için gayret sarfetmesi, bunu 'becermeye' çalışması gerekmektedir," konusunu ele alacağım.

Önceki yazılarımda kişinin kendisiyle ilişki içinde olmasının önemi üzerinde durmuş ve kendi gerçeği üzerine kurulmayan yaşamların 'mış gibi yaşamlar' olacağını ifade etmiştim. 'Mış gibi yaşamlar'da kişisel bütünlük yoktur; mış gibi yaşayan insanlar etkili değildir ve yaşamlarında anlam ve coşku bulamazlar.

Peki kendimize özgün yaşamımızı yaşayabilmek ve 'mış gibi' bir yaşamdan sakınmak için neler yapmamız gerekir?


Bu soruyu bir kuşun, bir köpeğin, kedinin veya herhangi bir hayvanın yaşamı için sormak saçma olur? Yani, "Bir kuşun kuş olarak yaşaması için nelere dikkat etmesi gerekir?" veya "Kedi, kedi olarak yaşamını sürdürmesi için hangi konularda bilincini geliştirmeli?" sorusu saçmadır.

Niçin saçmadır?

Çünkü kuş veya kedinin başka türlü olma olanakları yoktur.


Niçin yoktur?

Çünkü, her şeyden önce, başka türlü olabilecekleri gibi bir farkındalığı geliştirecek bilinç düzeyleri yoktur. Bu bilinç düzeyi kuş veya kedi türünde olmadığı için bir "kuş kültürü" veya "kedi kültürü" oluşturmamışlardır. Bu nedenle kedi dünyanın her yerinde kedi olarak miyavlar, köpeğin havlaması dünyanın her yerinde köpek havlamasıdır.

Dil ve kültür olayı insanoğlunun yarattığı bir gerçekliktir. Biz insan olarak bu dünya içinde doğarız ve içinde doğduğumuz dil ve kültür bizim "kim olduğumuzu" doğarken tanımlamaya başlar. Çocuklar doğduklarında yalan söylemesini bilmezler. Doğruyu söylemek, bildiklerini ve gördüklerini, yani kendi gerçekliklerini olduğu gibi ifade etmek, suyun meyilli bir zeminde akması gibi, çok doğal bir olaydır. Ama, büyüme süreci içinde çocuk kendi gerçeğini ifade etmekten korkmasını ve bu nedenle 'yalan' söylemesini öğrenir. İçinde yetiştiği toplum yalan söyleyeni ödüllendiriyorsa, çocuk da zaman içinde yalan söylemeyi bir meziyet olarak görmeye başlayacaktır.

Kafasının ve gönlünün zenginliğine çok değer verdiğim bir dostum geçenlerde anlatmıştı (isimler değiştirilmiştir):

Yedi yaşındaki yeğenim Burak ve onun yaşıtı Ali yazlık evin
bahçesinde oynuyorlardı. Sıcak yaz gününe uygun oyun şöyleydi:
Bahçedeki hortumu açmışlardı, sırayla hortumu ellerinde
tutuyorlardı ve bu tutuş ile su yerden belirli bir yükseklikte
akıyordu. Oyunun amacı gereği, suya dokunmadan onun üstünden
atlayan artı puan alıyordu. Biri atladıktan sonra diğeri aynı
yükseklikte suyu tutuyor, eğer her ikisi de atlıyor ise, suyun
yüksekliği bir derece artırılıyordu.

Ali dürüst bir çocuk olarak Burak atlarken hortumu hiç
kıpırdatmadan suyu aynı düzeyde tutarken, Burak, Ali atlarken tam atlayış sırasında hortumun ucunu hafifçe yukarı kaldırıyor ve suyun
yüksekliğini artırıyordu.

Bahçede benimle oturan Burak'ın teyzesi bunu gördü ve "Burak,
doğru dürüst oyna; oyunda hile yapma!" dedi. Burak, "Ben bir şey
yapmıyorum; ne yapıyorum ki?" diye yaptığını saklamaya çalıştı.
Teyzesi, "Sen ne yaptığını çok iyi biliyorsun!" dedi.

O sırada bahçede oturmakta ve gazetesini okumakta olan Burak'ın dedesi, "Bırak çocuğa dokunma; hayatta ancak öyle başarılı
olunur, çocuğu engelleme," diye müdahale etti. Teyze "Ama, baba.
. . . ." diye konuşmaya çalışınca, "Kızım ben ne çektiysem
dürüstlüğümden çektim; bırak çocuk iş bitirici olsun," diyerek
konuşmayı noktaladı.

Aktarılan bu gözlemdeki Ali ve Burak doğduklarında, her ikisi de alavere dalavere bilmiyorlardı. Ali bir aile ortamında büyüdü, Burak bir başka aile ortamında büyüdü. Ve farklı örnekler gördüler, farklı etkileşim ortamlarında bulundular. Yani iki farklı kültür ortamında büyüdüler ve bu ortamın değerlerini davranışlarında yansıtmaya başladılar.

Eğer Burak son üç makaledir dile getirdiğimiz konulara önem veren bir insan olmaya karar verirse, kendini yeni baştan bir anlamda inşa etmesi gerekir. Kişisel bütünlük içinde bir aile, bir iş ve sosyal dünya oluşturmak onun için önce kendini değiştirmekle başlayacak. Ve bu değişim hiç de kolay bir iş değildir. Burak kendi benliğiyle safça ilişki kurmayı başarabilirse, bu başarı onun kendine vereceği en önemli 'hediye' olacaktır. Çünkü böyle bir değişim onun yaşamının her yönünü anlamlı ve coşkulu kılacaktır.

Ama bu değişim kolay değildir. Kişinin ikinci kez doğması anlamında, kendini yeniden inşa etmesi gerekmektedir. SAVAŞÇI kitabında kişisel bütünlüğün üç düzeyi üzerine Arif öğretmenle kurduğum sohbette bunu ele alıyorum (s. 109):

Savaşçının Kişisel Bütünlüğü
- Daha önce kişisel bütünlük ile algılama arasındaki ilişkiden ve bu
arada iki koşuldan söz ettik. Kişinin gerçek olarak algıladığı ile
kişisel bütünlük arasındaki ilişkide nelere dikkat edilmesi
gerektiğini irdeledik. Şimdi konuya biraz daha derinlemesine
girmek istiyorum. Zaten sizin de istediğiniz bu, değil mi, yani
felsefe değil, kişisel bütünlük üzerine konuşmak istiyorsunuz?
- Evet, öyle.
- Peki öyleyse, şimdi kişisel bütünlüğün üç düzeyinden söz edelim.

Özü, Sözü Doğru Olmak
- Bunlardan ilki, "olduğun gibi konuşmak, ve konuştuğun gibi davranmak," biçiminde özetlenebilir.
"Bu düzeyde insan şimdi söyleyeceğim üç şeye özen gösterir:
"Bir, iç dünyasının farkında olmaya özen gösterir. Bunun en güzel örneğini, savaşçının niyetinin sürekli bilincinde olmasında
görürüz...
"İki, ağzından çıkan sözün iç dünyasındaki duygu ve düşüncelere
ters düşmemesine, onları geçersiz, sahte, yok duruma
düşürmemesine özen gösterir. Bu bilinç içinde kişi eğer öfkeli ise,
güler yüzle mutlu imiş gibi konuşmaz; eğer konuşmaya karar
verirse, bu konuşma onun iç dünyasına ters düşen, onun iç
dünyasını yok sayan bir konuşma değildir. Farkında olduğu bütün herşeyi hesaba katarak, niyetinin doğrultusunda stratejik olarak
konuşur. . . . .
- Savaşçının özen gösterdiği üçüncü şey de, eyleminin sözü ile, iç
dünyası ile çelişki göstermemesidir.
- Hocam, bu bizim Mevlana'nın sözüne gelmiyor mu: Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol. Sanırım böyle bir sözdü.
- Evet, geliyor. Aynen.
- Bu kişisel bütünlüğün birinci düzeyi, öyle değil mi? Üç düzeyi
olduğundan söz etmiştiniz.
- Evet, daha bu ilk düzeyde savaşçı ile, savaşçı olmayan arasındaki fark kendini belli eder.
- Bunu görebiliyorum, Doğan Bey. Kişisel bütünlüğün diğer
düzeyleri neler? :
Değerler Ve İlkelerle Ahenk İçinde Yaşamak
- Kişisel bütünlüğün ikinci düzeyi, inandığın değerler ve ilkelerle
ahenk içinde yaşamaktır.
- Hocam, bunun birincisinden farkı ne? -Birincisi, "olduğun gibi
konuşmak ve konuştuğun gibi davranmak," idi. Kişi kendi iç
dünyası ile tutarlı bir konuşma ve eylem oluşturuyor. İkincisinde
ise, kendi iç dünyasını, fenomenini, belirli değerler ve ilkelerle
ahenk içinde tutmaya özen gösteriyor...
- Sözünü ettiğiniz bu temel değerler, sevgi, hakkaniyet, hizmet,
onura saygı gibi, daha önceki kitaplarınızda sözünü ettiğiniz
değerler, değil mi?
- Evet.
- Böylece savaşçı, kendi iç dünyasını da başıboş bırakmıyor. İç
dünyasını, yani duygu ve düşüncelerini, gözlemleyen bilinci ile
süreçleyerek bu iç dünyanın hangi temel değerleri yansıttığını,
yaşattığını gözlüyor.
- Yani, bu değerleri kendi fenomeninde yaşayan gerçekler olarak
tutuyor. Eğer iç dünyasında sevgi yok ise, bunun farkına vararak, sevgiye yönelik bir seçim yapıyor. Ve o seçim sayesinde sevgi
onun iç dünyasında yaşayan bir değer haline geliyor...

Bir Duruş İçinde Olmak
- Hocam, kişisel bütünlüğün üçüncü düzeyine geldik. Şimdi onu
duymaya hazırım.
- Kişisel bütünlüğün bu düzeyinde savaşçı kendini bir duruş içinde
görür. Bu duruş gelecekte yaratılmak istenen bir olanağa kendini
adamaktan, bu olanağı yaşatma sorumluluğundan kaynaklanan
bir duruştur.
- Doğan Hocam, bir şey anladıysam Arap olayım derler, ya! Şimdi valla öyleyim. Hocam, siz Çince konuşsanız, belki daha çok
anlardım.
- Çince bilmiyorum, ama, İngilizce söylüyor olsaydım, şöyle
söylerdim: "Taking a stand, creating a possibility and taking full
responsibility in living that possibility."
- Hocam, bu bana hiç yardım etmedi.
- Edeceğini pek tahmin etmemiştim zaten. Arif Bey, burada önemli
birkaç kavram var, onların her birini teker teker ele almalıyım...


Tabii, bu makalede Arif öğretmen ile olan sohbetimin tümünü vermeme mekan izin vermiyor. Ama, kişi kendi yaşamında yaratmak istediği geleceğin temelindeki değerleri bilinçli olarak seçer ve bu değerlere düşüncesi, sözü ve davranışıyla uygun yaşar.

Yeniden doğmak dediğimiz de budur.


Sevgili dostumun mektubunda sözünü ettiği insanın kendine verebileceği en büyük hediye de bu olsa gerek.



Diğer yazıları için tıklayın



DC İLE İLETİŞİM DÜNYASI

DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN

BASAMAK TAŞLARI

CEVAPLAR

ALINTILAR

MAKALELERİ

BİBLİYOGRAFYA

Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 




Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla