|

GELİŞMİŞ İNSAN OLMAK
YENİDEN DOĞMAK DEMEKTİR
Güncelleme:
12.10.2000

Bu
yazımda, "Kendi benliğiyle safça ilişki kurabilmek kendiliğinden
olan bir olay değildir; kişinin bilinçli olarak bunu başarmak için
gayret sarfetmesi, bunu 'becermeye' çalışması gerekmektedir," konusunu
ele alacağım.
 
Önceki
yazılarımda kişinin kendisiyle ilişki içinde olmasının önemi üzerinde
durmuş ve kendi gerçeği üzerine kurulmayan yaşamların 'mış gibi
yaşamlar' olacağını ifade etmiştim. 'Mış gibi yaşamlar'da kişisel
bütünlük yoktur; mış gibi yaşayan insanlar etkili değildir ve yaşamlarında
anlam ve coşku bulamazlar.
 
Peki
kendimize özgün yaşamımızı yaşayabilmek ve 'mış gibi' bir yaşamdan
sakınmak için neler yapmamız gerekir?
 
Bu
soruyu bir kuşun, bir köpeğin, kedinin veya herhangi bir hayvanın
yaşamı için sormak saçma olur? Yani, "Bir kuşun kuş olarak yaşaması
için nelere dikkat etmesi gerekir?" veya "Kedi, kedi olarak yaşamını
sürdürmesi için hangi konularda bilincini geliştirmeli?" sorusu
saçmadır.
 
Niçin
saçmadır?
 
Çünkü
kuş veya kedinin başka türlü olma olanakları yoktur.
 
Niçin
yoktur?
 
Çünkü,
her şeyden önce, başka türlü olabilecekleri gibi bir farkındalığı
geliştirecek bilinç düzeyleri yoktur. Bu bilinç düzeyi kuş veya
kedi türünde olmadığı için bir "kuş kültürü" veya "kedi kültürü"
oluşturmamışlardır. Bu nedenle kedi dünyanın her yerinde kedi olarak
miyavlar, köpeğin havlaması dünyanın her yerinde köpek havlamasıdır.
 
Dil
ve kültür olayı insanoğlunun yarattığı bir gerçekliktir. Biz insan
olarak bu dünya içinde doğarız ve içinde doğduğumuz dil ve kültür
bizim "kim olduğumuzu" doğarken tanımlamaya başlar. Çocuklar doğduklarında
yalan söylemesini bilmezler. Doğruyu söylemek, bildiklerini ve gördüklerini,
yani kendi gerçekliklerini olduğu gibi ifade etmek, suyun meyilli
bir zeminde akması gibi, çok doğal bir olaydır. Ama, büyüme süreci
içinde çocuk kendi gerçeğini ifade etmekten korkmasını ve bu nedenle
'yalan' söylemesini öğrenir. İçinde yetiştiği toplum yalan söyleyeni
ödüllendiriyorsa, çocuk da zaman içinde yalan söylemeyi bir meziyet
olarak görmeye başlayacaktır.
 
Kafasının ve gönlünün zenginliğine çok değer verdiğim bir
dostum geçenlerde anlatmıştı (isimler değiştirilmiştir):

Yedi
yaşındaki yeğenim Burak ve onun yaşıtı Ali yazlık evin
bahçesinde
oynuyorlardı. Sıcak yaz gününe uygun oyun şöyleydi:
Bahçedeki
hortumu açmışlardı, sırayla hortumu ellerinde
tutuyorlardı
ve bu tutuş ile su yerden belirli bir yükseklikte
akıyordu.
Oyunun amacı gereği, suya dokunmadan onun üstünden
atlayan
artı puan alıyordu. Biri atladıktan sonra diğeri aynı
yükseklikte
suyu tutuyor, eğer her ikisi de atlıyor ise, suyun
yüksekliği
bir derece artırılıyordu.

Ali
dürüst bir çocuk olarak Burak atlarken hortumu hiç
kıpırdatmadan
suyu aynı düzeyde tutarken, Burak, Ali atlarken tam atlayış
sırasında hortumun ucunu hafifçe yukarı kaldırıyor ve suyun
yüksekliğini
artırıyordu.

Bahçede
benimle oturan Burak'ın teyzesi bunu gördü ve "Burak,
doğru
dürüst oyna; oyunda hile yapma!" dedi. Burak, "Ben bir şey
yapmıyorum;
ne yapıyorum ki?" diye yaptığını saklamaya çalıştı.
Teyzesi,
"Sen ne yaptığını çok iyi biliyorsun!" dedi.

O
sırada bahçede oturmakta ve gazetesini okumakta olan Burak'ın dedesi,
"Bırak çocuğa dokunma; hayatta ancak öyle başarılı
olunur,
çocuğu engelleme," diye müdahale etti. Teyze "Ama, baba.
.
. . ." diye konuşmaya çalışınca, "Kızım ben ne çektiysem
dürüstlüğümden
çektim; bırak çocuk iş bitirici olsun," diyerek
konuşmayı
noktaladı.

Aktarılan
bu gözlemdeki Ali ve Burak doğduklarında, her ikisi de alavere dalavere
bilmiyorlardı. Ali bir aile ortamında büyüdü, Burak bir başka aile
ortamında büyüdü. Ve farklı örnekler gördüler, farklı etkileşim
ortamlarında bulundular. Yani iki farklı kültür ortamında büyüdüler
ve bu ortamın değerlerini davranışlarında yansıtmaya başladılar.

Eğer Burak son üç makaledir dile getirdiğimiz konulara önem veren
bir insan olmaya karar verirse, kendini yeni baştan bir anlamda
inşa etmesi gerekir. Kişisel bütünlük içinde bir aile, bir iş ve
sosyal dünya oluşturmak onun için önce kendini değiştirmekle başlayacak.
Ve bu değişim hiç de kolay bir iş değildir. Burak kendi benliğiyle
safça ilişki kurmayı başarabilirse, bu başarı onun kendine vereceği
en önemli 'hediye' olacaktır. Çünkü böyle bir değişim onun yaşamının
her yönünü anlamlı ve coşkulu kılacaktır.

Ama bu değişim kolay değildir. Kişinin ikinci kez doğması anlamında,
kendini yeniden inşa etmesi gerekmektedir. SAVAŞÇI kitabında kişisel
bütünlüğün üç düzeyi üzerine Arif öğretmenle kurduğum sohbette bunu
ele alıyorum (s. 109):

Savaşçının
Kişisel Bütünlüğü
-
Daha önce kişisel bütünlük ile algılama arasındaki ilişkiden ve
bu
arada
iki koşuldan söz ettik. Kişinin gerçek olarak algıladığı ile
kişisel
bütünlük arasındaki ilişkide nelere dikkat edilmesi
gerektiğini
irdeledik. Şimdi konuya biraz daha derinlemesine
girmek
istiyorum. Zaten sizin de istediğiniz bu,
değil mi, yani
felsefe
değil, kişisel bütünlük üzerine konuşmak istiyorsunuz?
-
Evet, öyle.
-
Peki öyleyse, şimdi kişisel bütünlüğün üç düzeyinden söz edelim.

Özü,
Sözü Doğru Olmak
-
Bunlardan ilki, "olduğun gibi konuşmak, ve konuştuğun gibi  davranmak,"
biçiminde özetlenebilir.
"Bu
düzeyde insan şimdi söyleyeceğim üç şeye özen gösterir:
"Bir,
iç dünyasının farkında olmaya özen gösterir. Bunun en güzel örneğini,
savaşçının niyetinin sürekli bilincinde olmasında
görürüz...
"İki,
ağzından çıkan sözün iç dünyasındaki duygu ve düşüncelere
ters
düşmemesine, onları geçersiz, sahte, yok duruma
düşürmemesine
özen gösterir. Bu bilinç içinde kişi eğer öfkeli ise,
güler
yüzle mutlu imiş gibi konuşmaz; eğer konuşmaya karar
verirse,
bu konuşma onun iç dünyasına ters düşen, onun iç
dünyasını
yok sayan bir konuşma değildir. Farkında olduğu bütün herşeyi
hesaba katarak, niyetinin doğrultusunda stratejik olarak
konuşur.
. . . .
-
Savaşçının özen gösterdiği üçüncü şey de, eyleminin sözü ile, iç
dünyası
ile çelişki göstermemesidir.
-
Hocam, bu bizim Mevlana'nın sözüne gelmiyor mu: Ya olduğun gibi
görün, ya da göründüğün gibi ol. Sanırım böyle bir sözdü.
-
Evet, geliyor. Aynen.
-
Bu kişisel bütünlüğün birinci düzeyi, öyle değil mi? Üç düzeyi
olduğundan
söz etmiştiniz.
-
Evet, daha bu ilk düzeyde savaşçı ile, savaşçı olmayan arasındaki
fark
kendini belli eder.
-
Bunu görebiliyorum, Doğan Bey. Kişisel bütünlüğün diğer
düzeyleri
neler? :
Değerler Ve
İlkelerle Ahenk İçinde Yaşamak
-
Kişisel bütünlüğün ikinci düzeyi, inandığın değerler ve ilkelerle
ahenk
içinde yaşamaktır.
-
Hocam, bunun birincisinden farkı ne? -Birincisi, "olduğun gibi
konuşmak
ve konuştuğun gibi davranmak," idi. Kişi kendi iç
dünyası
ile tutarlı bir konuşma ve eylem oluşturuyor. İkincisinde
ise,
kendi iç dünyasını, fenomenini, belirli değerler
ve ilkelerle
ahenk
içinde tutmaya özen gösteriyor...
-
Sözünü ettiğiniz bu temel değerler, sevgi,
hakkaniyet, hizmet,
onura
saygı gibi, daha önceki kitaplarınızda sözünü
ettiğiniz
değerler,
değil mi?
-
Evet.
-
Böylece savaşçı, kendi iç dünyasını da başıboş bırakmıyor. İç
dünyasını,
yani duygu ve düşüncelerini, gözlemleyen bilinci ile
süreçleyerek
bu iç dünyanın hangi temel değerleri yansıttığını,
yaşattığını
gözlüyor.
-
Yani, bu değerleri kendi fenomeninde yaşayan gerçekler olarak
tutuyor.
Eğer iç dünyasında sevgi yok ise, bunun farkına vararak, sevgiye
yönelik bir seçim yapıyor. Ve o seçim sayesinde sevgi
onun
iç dünyasında yaşayan bir değer haline geliyor...

Bir Duruş
İçinde Olmak
-
Hocam, kişisel bütünlüğün üçüncü düzeyine geldik. Şimdi onu
duymaya
hazırım.
-
Kişisel bütünlüğün bu düzeyinde savaşçı kendini bir duruş içinde
görür.
Bu duruş gelecekte yaratılmak istenen bir olanağa kendini
adamaktan,
bu olanağı yaşatma sorumluluğundan kaynaklanan
bir
duruştur.
-
Doğan Hocam, bir şey anladıysam Arap olayım derler, ya! Şimdi valla
öyleyim. Hocam, siz Çince konuşsanız, belki daha çok
anlardım.
-
Çince bilmiyorum, ama, İngilizce söylüyor olsaydım, şöyle
söylerdim:
"Taking a stand, creating a possibility and taking full
responsibility
in living that possibility."
-
Hocam, bu bana hiç yardım etmedi.
-
Edeceğini pek tahmin etmemiştim zaten. Arif Bey, burada önemli
birkaç
kavram var, onların her birini teker teker ele almalıyım...

Tabii, bu makalede Arif öğretmen ile olan sohbetimin
tümünü vermeme mekan izin vermiyor. Ama, kişi kendi yaşamında yaratmak
istediği geleceğin temelindeki değerleri bilinçli olarak seçer ve
bu değerlere düşüncesi, sözü ve davranışıyla uygun yaşar.

Yeniden doğmak dediğimiz de budur.

Sevgili dostumun mektubunda sözünü ettiği insanın kendine verebileceği
en büyük hediye de bu olsa gerek.


Diğer yazıları için tıklayın
|