|

İLİŞKİNİN SAFLIĞI Güncelleme:
28.09.2000

Kişinin
kendi benliğiyle safça bir ilişki kurabilmesi ne demektir? Ve ilişkinin
'saf' olup olmaması neden önemlidir?
 
Yaşamdan
birkaç örnek alalım. Farzedelim ki, kişi işyerinde üstleri tarafından
takdir edilmediğini, onlar tarafından önemsenmediğini ve bu nedenle
de hakkının yendiğini hissediyor; ama, öyle bir pozisyondaki bu
durumu düzeltmek için elinden birşey gelebileceğine inanmıyor. Eziklik
içinde, öfkeli, umutsuz ve çökkün.
 
Kendi benliğiyle safça ilişki içinde olmayan insan bu durumda
kendi iç dünyasını anlama ve bu anlayış içinde çözüm bulma yerine,
hep dış dünyaya yönelik ve çoğu kere sorunla ilişkisi olmayan şeylere
zamanını ve enerjisini verir.

Örneğin,
evde eşine ve çocuklarına öfkeli davranır. Onlara yaşamı zehir edecek
bir aile ortamı oluşmaya başlar. Ve evini cehennem azabına çevirmesinden
sorumluluk almaz. "Ben cehennem azabı çekiyorum, onlar da çeksin,"
der ve işin içinden çıkar. Örneğin, kendini içkiye, sigaraya verir.
Ve bu davranışının sorumluluğunu da kabul etmez. "Sigara içmezsem
bu stresi ben nasıl atabilirim? İçki içmezsem bu hayat çekilir mi?"
diyerek kendi davranışının sorumluluğunu işyerindeki yöneticilere
atar ve sağlıyla ilgili olumsuz bir gelecek yaratmaya yönelir.
Örneğin, kavgacı ve geçimsiz bir insan haline gelir. Yöneticilerden
gelen hayal kırıklığını tüm ilişkilerine yansıtarak yaşama küskün,
inançsız, alaycı, umutsuz biri haline gelir. Böyle bir insan yakın,
güvenilir ilişkiler, dostluklar oluşturamaz. İnsanlar yavaş yavaş
onun çevresinden çekildikçe o daha da geçimsiz, daha da inançsız
ve umutsuz bir insan olur. Ve kendi yarattığı yalnızlığın içinde
ruhen ölür. Örneğin, kendini aşırı spora, egzersize ve fiziksel
faaliyetlere verir. Bedenen gelişir ve gerçekten stres atar, ama
sorun çözülmeden devam eder. Böylece bedensel faaliyeti yüksek ama
kendi iç dünyasını algılayışı düşük bir insan olarak yaşamını sürdürür.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu örneklerin hepsinin ortak paydası,
kişinin kendi iç dünyasından kopması, kendisiyle safça bir ilişki
içinde olmayışıdır. Şimdi kendisiyle safça bir ilişki içinde olan
insanı örnek alalım. Yine, farzedelim ki, kişi işyerinde üstleri
tarafından takdir edilmediğini, onlar tarafından önemsenmediğini
ve bu nedenle de hakkının yendiğini hissediyor; ama öyle bir pozisyonda
ki bu durumu düzeltmek için elinden bir şey gelebileceğine inanmıyor.
Eziklik içinde, öfkeli, umutsuz ve çökkün olsun.

Kendiyle ilişki içinde olan kişi, kendi iç dünyasının sorumluluğunu
alabilen kişidir. Bu kişi, "Ben eziklik, öfke hissediyorum; umutsuz
ve çökkünüm," der ve kendi iç dünyasını bu gerçeklik içinde gözlemler.
İç dünyasının bu durumunu gözlemleyip bu algıya varınca, hemen şu
ikinci adım kendini gösterir: "İşyerindeki yöneticiler bu duyguları
bu kadar güçlü bir biçimde bende neden yaratıyorlar? Sokakta herhangi
biri bana onların davrandığı gibi davransa bende bu etkiyi uyandırmaz;
ama, onların davranışı bende eziklik, öfke, umutsuzluk ve çökkünlük
yaratıyor! Demek ki davranışın kendisi değil, o davranışı yapan
kişi benim için önemli. Niçin?" sorusunu sorarak, kendi geçmişinden
iş ortamına neler getirdiğini anlamaya yönelir. Bunun sonucunda
geçmişinde anababa, amca-dayı, abla-abi, öğretmen gibi otorite durumunda
bulunan kişilerle ilişkisinin tarihçesini gözden geçirerek bazı
anlayışlara varabilir; veya varmayabilir. Ama, kendini gözlemeye
ve niçin böyle hissettiğinin kökenini araştırmaya devam eder.

Bu bilinç içinde, örneğin evde eşine ve çocuklarına öfkeli davranmaz.
Eşiyle mutlaka içinde bulunduğu durumu paylaşır ve kendini anlama
araştırmasına bu en yakın dostunu da katar. Çocuklara 'eziklik,
öfke, umutsuzluk ve çöküntüsünü' yansıtmamaya özen gösterir. Bu
işte onların hiç bir suçu olmadığının bilincinde ilerde vicdan azabı
çekmemek için onlarla sevecen bir ilişki içinde olmaya daha bir
özen gösterir. Bu kişi, örneğin kendini sigara ve içkiye vermenin
saçmalığını hemen görür ve böyle davrandığı takdirde savaşı baştan
kaybettiğini bilir. Kendi yaşamının sorumluluğunun en sonunda kendi
bilincinde yattığının farkındadır; gelişmiş olgun bir yetişkinin
bütün içtenliğiyle bu sorumluluğu kabul etmek zorunda olduğunu bilir.
Örneğin, ilişkilerinde kavgacı ve geçimsiz olma emareleri gördüğü
zaman hemen bunun farkına varır; bu davranışının sorumluluğunu alarak
dostlarından özür diler ve kendini anlama konusunda, evde eşinin
yardımını istediği gibi, bilinçli bir tarzda seçtiği dostlarından
yardım ister. Bu tutum onu dostlarından ayırma yerine, dostlarıyla
daha fazla yakınlaştırır.
Kendini spora bilinçli olarak verir; ama, spor yapmanın sorunun
çözümü olmadığını bilir. Kendini anlamanın ve bu anlayış içinde
yaşamda yeni olanaklar yaratmanın önemini kavramıştır; ve hep bu
arayış içinde olur. Bu arayış içinde olduğu için de kişisel bütünlük
içinde gelişmesini sürekli kılar. Bu noktada kişisel bütünlük kavramı
güçlü olarak kendini gösteriyor. Yaşamın etkili ve anlamlı olması
için kişinin kişisel bütünlüğünü yitirmemesi gerekiyor. Bir önceki
makalede yer alan, 'Kişinin kendi benliğiyle safça ilişki kurabilmesi
o kişinin yaşamının anlamlı olmasının çok önemli bir yönünü oluşturuyor,'
ifadesi bu gerçeği yansıtıyor. Önümüzdeki hafta biraz kişisel bütünlükten
konuşalım diyorum. Önümüzdeki hafta buluşmak umuduyla.


Diğer yazıları için tıklayın
|