|
LAURA
Güncelleme: 14.09.2000

Kızım
Ayşen ve torunum Joshua ile Kauai adasının
batı kıyılarına yakın olan Waemai Dağı'na gittik ve Ayşen'in
tanıdığı bir ailenin dağevinde üç gün kaldık. Büyük bir kanyon var,
tahmin edebileceğiniz gibi adı Waemai Kanyonu; yol bu kanyonun
kenarını izliyor. Birkaç manzara noktası var, oralarda durduk ve
muhteşem dağ ve vadi manzarasını seyrettik. Hafifçe yağmur yağdı,
ardından hayatımda gördüğüm en büyük gökkuşağı oluştu ve tam bir
ark yaptı. Tabii, Joshua'nın heyecanını görmeli ve sorularını
duymalıydınız.
 
Dağevine varışımızın ikinci günü akşam üzeri, bulunduğumuz eve Ayşen'in
tanıdığı Laura adında bir bayan telefon etti; ziyaret etmek
istediğini söylemiş. Ayşen, o akşam kocası Kelly'i dağın
eteğindeki kasabadan alıp eve getireceği için, pek ziyaret zamanının
olmadığını söyledi. "Ama kısa bir süre için konuşabiliriz, istersen
gel," dedi.

Güneş
batımına yakın, ben evin ikinci katının balkonunda oturup bulutları
seyrederken, aşağıda bizim köylü kadınları gibi yanık, kocaman bir
gülüşü olan, gözleri pırıl pırıl parlayan, gömleğinin dirseği erimiş
ve yırtılmış 35 yaşlarında bir kadın gördüm. Merhabalaştık. Ayşen'le
kucaklaştılar, Joshua'ya selam verdi ve Joshua'nın
izin verdiği rahat mesafede kalmaya özen gösterdi. Yeniden bana
baktı ve "Orada manzara güzel mi?" diye sordu. Ben de, "Benim hoşuma
gidiyor, istersen sen de katıl," dedim.

Yukarı
geldi, ben el sıkışmak üzere elimi uzattım, o beni kucakladı, sanki
bağrına bastı ve bir süre öyle tuttu. Elleri elime dokunduğunda
o ellerin ne kadar nasırlı olduğunu anladım. Gözleri cıvıl cıvıl
idi. Ayşen ve Joshua balkona geldiler ve 20 dakika
kadar Laura ve Ayşen
eski günleri yadettiler. Daha sonra Ayşen
kendisinin gitmesi gerektiğini söyledi. Laura ilgimi çekmişti; bu
tür Amerikalı kadına her yerde kolay kolay rastlanmaz; o nedenle,
eğer sohbetten hoşlanırsa kalmasını söyledim. "Sizin herhangi bir
işinizi aksatmış olmayayım," demesine rağmen kaldı. Ayşen
ve Joshua gittikten sonra, Laura da aşağıya mutfağa
indi, tabak ve çatal sesleri duydum. Bir süre sonra bir çanak içinde
marul salatası, çatal ve bir şişe içilecek su ile balkona geldi.
Artık güneş batmaya başlamış ve ortalık bayağı kararmıştı.

Ben
onun için bir sandalye koymuştum balkona. Sandalyeye oturdu ve büyük
bir rahatlıkla bacaklarını balkonun kenarlıklarına uzattı. Bir süre
sonra, "Ben burada rahat değilim diyerek, balkonun bir köşesine
yapılmış olan yüksek köşk gibi yere çıktı, bağdaş kurdu ve salatasını
yemeye başladı. Davranışlarındaki rahatlık o kadar aşikârdı ki,
herhangi bir sıkılganlık emaresi görmek mümkün değildi.

Ben Laura'yı tanımak istiyordum, ona bir sürü soru sormak
istiyordum. Ama doğrudan sorular sorarsam, sanki onu bir tetkik
konusu yapıyorum izlenimi vereceğimden ve onun kapanacağından korkuyordum.
Önce kendimi açmaya karar verdim ve hayatımı kısaca ona özetleyerek
öykümü anlattım. Laura dikkatle dinledi, ve "Kendi yaşam
öykünüzü benimle paylaştığınız için kendimi ayrıcalıklı hissediyorum,
teşekkür ederim," dedi. O zaman, "Ben de senin yaşam öykünü merak
ediyorum," dedim. Gülümsedi, "Benim anlatacak pek bir şeyim yok,"
dedi. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Herhalde bu adada doğmadınız?
- Hayır! Ben Ohio'da doğdum.
- Dümdüz arazi. Mısır yetiştirirler.
- Evet, mısır ve soya fasulyesi tarlalarında büyüdüm.
- Çiftlikte mi büyüdünüz?
- Yok çiftlik sayılmaz; küçük bir kasaba kenarıydı.
- Peki oradan niçin ayrıldınız? Nasıl oldu da buraya geldiniz?
- Ben tek ürünlü tarlalar gördüm. Gözün alabildiğine mısır tarlası
veya gözün alabildiğine soya fasulyesi tarlası. Doğa böyle hep tek
ürünlü sanırdım. Bir gün ormana gittim ve orada doğal ortamın ne
olduğunu gördüm. Doğal ortamın el dokunulmamış bütünlüğünü, vahşi
güzelliğini ve görünüşün arkasındaki anlamını gördüm. İçimde bir
şey kıpırdadı. Hayatımda eksik olan şeyin ne olduğunu keşfettim.
Ve bütün Amerikalıların düştüğü tuzak olan para hırsına kendimi
kaptırmamaya, doğayla içiçe bir yaşam geçirmeye karar verdim.
- Nerelere gittiniz? Doğayla nasıl içiçe yaşadınız?
- Alaska'ya gittim. Dört yıl Alaska'nın değişik yörelerinde
değişik işlerde çalıştım ve oranın vahşi güzelliğini tüm haşmetiyle
yaşadım.
- Eğitim, meslek, gelir, ev, evlenme, çocuk gibi her insanın istediği
şeylere sahip olmayı istemediniz mi?
- Söylediğin bütün bunlar insanların güven duymak için yaptığı şeyler.
Kendilerine daha güvenli bir ortam yaratmak istiyorlar. Halbuki
ben şunu gördüm ki, bu söylediklerinin hiçbiri aslında güven verecek
şeyler değil; her an insanın kaybedebileceği şeyler. Gerçek güven
doğayı tanımakta, onunla ahenk içinde yaşamakta. Başka güven kaynağı
aramamayı öğrendim.
- Burada ne yapıyorsunuz?
- Bu adaya geleli beş yılı geçiyor. Çok değişik işler yaptım. Bir
süre sonra ormanı koruma faaliyetlerine gönüllü olarak katılmaya
başladım; şimdi bu adanın orman koruma teşkilatında ormanı saflaştırma
faaliyetinde çalışıyorum.
- Laura, ormanı saflaştırma ne demek?
- Bu adanın bitkileri binlerce yıl başka hiçbir etki altında kalmadan
yaşayagelişmişler ve kendi özelliklerini kazanmışlar. Beyazlar adaya
gelmeye başladıktan sonra buraya değişik böcekler, hayvanlar ve
bitkiler getirmişler. Bu sonradan gelme bitkiler ve hayvanlar, dengeyi
bozarak ormanı yozlaştırmaya başlamışlar. Ben bu sonradan gelen
bitkileri bulup kökleme ve savaşı kaybetmeye başlamış olan yerli
bitkileri ormanın değişik yerlerine dikme görevini yüklendim.

O sırada şimşek çakarak bulutlar ateş rengine büründü. Laura
çocuklar gibi el çırptı ve cıvıl cıvıl sesler çıkardı. Şimşeğin
ve bulutların etkisini onda görüyordum. Gördüğü manzaradan büyük
bir zevk alıyordu. İkimiz de konuşmadan 15 dakika kadar şimşekleri
ve gittikçe daha kuvvetli esmeye başlayan rüzgarın sesini gözlemeye
koyulduk. Bana bir çocuk saflığı ile gülemseyerek baktı ve "Sen
dinlemesini iyi biliyorsun," dedi. Cevap vermedim; çünkü hayatımda
aldığım bu en içten anlamlı övgüyü ucuzlaştırmak istemiyordum.

Bir süre sonra, "Yakınlarda mı oturuyorsunuz?" diye sordum. "Evet,
şuralarda bir yerlerde," diye bir istikamet gösterdi, fakat daha
fazla ayrıntı vermek istemedi. Daha sonra Ayşen
ve Kelly'den öğrendiğime göre Laura kendi yerini kendisi
yapmış. Kargılardan, "Yurt" adını verdikleri, dairesel bir baraka
yapmış, çevresini kargılarla örmüş, üstünü de kargılarla ördükten
sonra oluklu naylonla kaplamış. "Pencere var mı?" diye sordum. "Bütün
çevre pencere!" dediler. Yer toprak ve üstüne bir döşek atılmış;
bütün lüksü bundan ibaret.
Devamı


Diğer yazıları için tıklayın
|