|

SULH
ve MEDENİYET Güncelleme:
10.08.2000

Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı süreci, ülkenin bilinen tezatlarını
daha gözle görülür bir hale getiriyor. Muhafazakâr görüş ile bunların
karşıtı tüm diğer görüşler arasındaki farklılıklar, ağırlıklı olarak
dış dinamiklerin
verdiği ivmeyle, hem söylemde hem de eylemde
ortaya çıkıyor. Her iki cenahta da havayı iyi koklayan çevreler,
AB adaylık sürecinin ülkeyi geri dönüşü
pek olmayan yepyeni bir yola soktuğunu hissetmekte ve
tavırlarını buna göre belirlemekteler. Halen çok başında bulunduğumuz
bu gidişatın
bugün itibariyle uzlaşmacı
bir görünüm arzettiği maalesef söylenemez.

Muhafazakâr
cenah soldan sağa, M.K.Atatürk'ün öngördüğü ' muasır
medeniyet seviyesine' ulaşmak amacıyla atılması gereken
adımın önünün kesilmesinin ne denli güç olduğunu görmekte. O ölçüde
de çaresizliğini algılamakta, ifrata kaçan beyanlarda
bulunmakta ve ülkenin bekasının 'şimdilik' AB'den geçmemesi
gerektiğini anlatabilmek için mumla
düşman aramakta.

Kürt grupların siyasîleşme yolunda adımlar atması; siyasî islamın
18 Nisan seçimleri sonrası öcülükten ziyade sıradan
bir siyasî oluşum olduğunun ortaya çıkması ve yakınlarda Avrupalı
Hıristıyan Demokrat modelinden esinlenen bir 'Müslüman Demokrat'
söyleme yeniden yakınlaşması; Yunanistan'ın Türkiye ile olan sorunlarını
AB içerisinde konuşarak halletmenin erdemlerini kavramış olması;
Avrupa Birliği ülkelerinin, burunlarının dibindeki bu coğrafyaya
kendi çıkarları ışığında, kalıcı bir istikrar getirmenin yolunun
ülkeyi hariçte tutmak yerine dahil etmek olduğunu anlamış olmaları;
ABD'nin son bir yıldır attığı her adımın aynı amaçları destekler
olması ve veciz bir şekilde dile getirilecek olursa 'yurtta
sulh, cihanda sulh'e doğru giden bir sürecin başlamış
olması, politikalarını yıllardır bu korkular üzerine bina etmiş
olan muhafazakâr cenahı haliyle rahatsız etmektedir. Bu
tavırda kemikleşmiş
reflekslerin, sıradan maddî ve manevî çıkarların
olduğu kadar dünyaya
kapalı olmanın beraberinde getirdiği cehaletin
ve taşralılığın
da payı vardır. Ehemmiyet arzeden husus ise bu kokteylin
fevkalâde tehlikeli
olduğudur.

Bu tavrın karşısında ise depremle birlikte iyice ortaya çıkan ve
başka ülkelerde pek benzeri olmayan bir 'devlet-toplum
zıtlaşması' paradigmasından hareket eden bir muhalefet
durmaktadır. Özünde liberaller,
siyasî islamcılar
ve Kürt sorununa siyasî çıkış
arayanları içeren bu muhalefet,
yukarıda belirtilen müspet iç ve dış dinamiklere atfen muhafazakâr
kanada karşı şuursuz
bir kutuplaşma içerisine kendini hapsetmiş gibi bir görünüm
sergilemektedir. Üstelik muhafazakârların ülkeyi AB'ne
taşıyan dinamiğe açıkça karşı çıkamaz bir konumda, dolayısıyla
da fevkalâde tedirgin olmaları, muhalefeti sanılanın aksine daha
zayıf
kılmaktadır. Muhalefeti yönlendirecek liberal
sağ ve sol partilerin ortada olmaması, öte yandan da
muhafazakâr
ceberrutluklara karşı koyan toplumsal hareketlerin aralarında
hiçbir diğergamlık
(empati) olmaması muhalefetin muhafazakârlara koz verme riskini
çoklaştırmaktadır.

Muhafazakâr
saflar sık, muhalif saflar ise fevkalâde dağınık bir görünüm arzetmektedir.

Böylesi
bir siyasî ortam, adaylık müeyyidelerinin
yerine getirilmesi söz konusu olan hazırlık
sürecinde Türkiye'ye damgasını vuracaktır. Helsinki'de
alınan karar Türkiye'nin önüne muazzam
bir şantiye açacak, ülke, AB'nin kendi dinamiği ve Avrupa
aidiyetinin getireceği dinginlik, cesaret ve heyecanla
kendini görülmemiş
bir konumda hissedecektir. Bu durum adı geçen
kutuplaşmanın radikalleşmesi riskini kendinde taşımaktadır.
Muhafazakârlar AB
standartlarının, yani muasır medeniyet seviyesinin her
konuda kendi tahayyülleriyle çeliştiğini,
toplumun bu dinamik sayesinde serpildiğini,
ülkenin sınırlarının AB aidiyeti sayesinde, sembolik
ama son derece etkin bir biçimde garanti
altına alındığını, iç ve dış sorunların siyasî mercilerce ve mecralarla
halledilmesinin mümkün olduğunu yani yurtta ve cihanda sulh olduğunu
müşahade edecekler, rahatsız olacaklar ve bu süreci ellerinden geldiğince
köstekliyeceklerdir.
Hazırlık sürecini hakkıyla uygulamaya koyacak ve ülkeyi tam
üyeliğe ciddî bir şekilde hazırlayacak
bir siyasî irade, muhafazakârlarda
mevcut değildir.

Bu
durum AB adaylığıyla tarihi bir fırsat yakalamış Türkiye'nin en
ehil kitlesi olan liberallere
büyük sorumluluklar
yüklemektedir. Üslûpta îtidâl, ceberrutluklar karşısında
her mazlumla dayanışma ve tabiatiyle, hazırlık sürecinde etkin ve
bu sürecin hakkını verecek siyasî oluşumların yaratılması ivedilikle
yapılması gereken ve hayatî
ehemmiyet arz eden işlerdir.
(Kasım 1999)

Diğer
yazılar için tıklayın
|