Güncelleme:
21.08.2001
AB'den
alınacak feyz

Avrupa Birliği (AB), askeri zihniyete taban tabana zıt bir zihniyet
üzerine bina edilmiş, varlık nedeni askeri zihniyetin bir daha
kıtada söz sahibi olmasını engellemek olan bir siyasi irade ürünüdür.

9 Mayıs 1950'de AB'nin, Fransız devlet adamı Jean Monnet
başkanlığında bir ekibin kaleme aldığı 104 satırlık Schuman
Bildirisi ile atılan temelini en veciz biçimde Bildiri'den
alınan şu paragraf anlatıyor: "Fransa, Almanya ve katılacak diğer
ülkeleri bağlayıcı nitelikte kararlar alacak olan Yüksek Otorite'nin
kurumlaşması ve temel ürünlerin (kömür ve çelik) üretimindeki
ortaklık sayesinde bu girişim barışın korunması için gereken olmazsa
olmaz bir Avrupa Federasyonu'nun somut temellerini atacaktır".

1950'de, savaş biteli beş yıl olmasına rağmen, Avrupa'ya barış
gelmediği gibi tarumar olmuş kıta, bu sefer Sovyetlerle olası
bir çatışmanın eşiğindeydi. Nisan 1947'de Almanya'nın geleceği
ile ilgili Moskova Konferansı'nın çözüm getiremeden bitmesiyle
başlayan Doğu-Batı zıtlaşması, karşılıklı hamleler halinde sürüp
gidiyordu: Marshall Planı, Kominform'un kuruluşu,
Prag'da komünist darbe, Berlin'in Sovyetlerce ablukaya alınması,
NATO'nun kuruluşu, Berlin ablukasının ABD hava köprüsü sayesinde
kırılması ve ilk Sovyet atom bombasının patlatılması... Bu gelişmeler
Avrupa'ya, sonraları anıldığı gibi soğuk değil sıcak bir savaşın
ne kadar yakın olduğunu hatırlatıyordu.

Cesur bir girişim
Almanya 23 Mayıs 1949 Anayasa'sı ile içişlerinde bağımsızlığa
kavuşmuş ve çelik üretiminde artış planlamakta, ABD ve İngiltere
ise Almanya'nın yeniden güçlenmesini ve NATO'ya dahil edilmesini
Sovyet tehlikesi karşısında elzem hamleler addediyorlardı. Sovyetler
ise bu niyetlerin hayata geçirilmesine karşı koyacaklarını hatırlatmaktaydılar.
Bu açmazlar karşısında o günlerde Avrupa'da inisiyatif alma zorunda
olan ülke Fransa'ydı.

Fransa kendi bekası için Almanya tehlikesini kalıcı bir şekilde
bertaraf etmek, ancak bunu yaparken müttefiklerine, Sovyet yayılmacılığına
meydan veriyor izlenimi yaratmamak zorundaydı. ABD ve İngiltere,
Fransa'dan "Alman sorunu"na artık kalıcı bir çare bulmasını istemiş
ve üç dışişleri bakanının 10 Mayıs 1950 günü Londra'da buluşması
kararlaştırılmıştı. İşte o gün Fransız Bakan Robert Schuman'ın
çantasından, arifesi 9 Mayıs günü Almanya Şansölyesi Konrad
Adenauer'in tam mutabakatını almış ve karşılıklı basın
toplantılarıyla dünya kamuoyuna açıklanmış Schuman Bildirisi
çıkmıştı. Bu, Adenauer'in deyimiyle cesur ve cömert bir
girişimdi. Fransa bu girişimle Sovyetlerin şimşeklerini çekmeden,
ABD ve İngiltere ile zıtlaşmadan Almanya'yı Batı'ya perçinlemiş,
aynı zamanda özellikle çelik üretimine getirilen ortaklık sayesinde,
birbirleriyle yıkıcı bir rekabet içinde olan ulusal kartellerin
savaştan perişan çıkmış Avrupa'da yaratacakları iktisadi kaosun
önünü kesmişti.

Bu girişim, birleşmiş bir Avrupa'nın temeline barışı oturtan dahiyane,
uzun görüşlü ve stratejik bir siyasi iradenin ürünüdür. Schuman
Bildirisi'nin somut ve hemen hayata geçirilen özelliğiyse
Fransa ve Almanya'nın kömür ile çelik üretimlerinin denetimini
ulusüstü bir otoriteye teslim ederek silah üretiminin en hayati
iki girdisini denetleme imkânına birlikte kavuşmalarıydı. Bu anlamda
AB'nin kuruluşuna temel oluşturan Schuman Bildirisi iktisadı
araçlaştıran siyasi bir iradedir.

Geçtiğimiz elli yıl boyunca bu ortaklığın perçinlendiğini, tek
para birimi sayesinde de ulusal ekonomilerin birbirleriyle azami
bir entegrasyona gittiklerini görüyoruz. Monnet'nin şu
öngörüsü gerçekleşiyor: "Münferit ülkelerin kazançları kendi çabaları,
komşularına karşı elde ettikleri avantajlar ve komşularına taşırabildikleri
sorunlarla sınırlıdır. Halbuki topluluk içerisinde her üyenin
avantajı geriye kalan üyelerin refahına neden oluşturur." (J.
Monnet, Mémoires, Fayard, Paris, 1976). Bugün AB, ortak çıkarlar
zemininde biçimlenen ve şimdi 375 milyon ilerde de 550 milyon
Avrupalıyı kucaklayacak olan bir refah, güvenlik ve istikrar topluluğudur.

Bu insan topluluğu bugünkü konumuna askeri zihniyetlerin esaretinde
derin acılar yaşayarak gelmiştir. Askeri etkinliğin maddi ve manevi
olarak en pahalı insan etkinliği olduğunu ve üstelik askeri çözümlerin
kalıcı olmadıklarını tecrübe ve akılla beynine ve genlerine nakşetmiştir.
Diğerkamlığı esas alarak kurduğu ortaklıklar askeri zihniyeti
reddetmekle kalmazlar, bu zihniyet olmadıkça var olabilirler.
Çünkü askeri etkinlik tüketir, "consume" kökünde ifade edildiği
gibi "yakar", refah toplumunda ise üretken faaliyet esastır. O
yüzdendir ki Batılı için zor kullanmak ve savaşmak en son ve en
kötü çaredir. O yüzdendir ki Batı'da güvenlik ve savunma politikaları
salt askerlere bırakılmayacak kadar ciddi ve hayati konulardır.
Bu yaklaşımların en yakın örneği Batı'nın Miloseviç rejimi
ile olan sorunlarına, her şeye rağmen yıllarca diyalogla çare
aramış olmasıdır. Aynı bugün Makedonya'da taraflara savaşarak
bir şey halledemeyeceklerini anlatmaya çalıştığı gibi.

Modernitenin ikilemi
Günümüzde AB'nin periferisinde birbirleriyle itişip kakışan
ülkelerin, bencil tutkuların yerine ortak çıkarlardan hareket
eden AB'nin kurucu zihniyetinden ve işleyişinden alacakları çok
feyz var. Bu ülkeler arasında ise Türkiye, belki bugün en fazla
feyz almaya muhtaç olanı. Üstelik 1920'lerde bu ikilemleri kavramış
ve ifade etmiş olan Atatürk'e rağmen: "Efendiler kılınçla fütuhat
yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara binnetice terki mevki etmeye
mahkûmdur. Mesela Fransızlar Kanada'da kılınç sallarken oraya
İngiliz çiftçisi girmişti. Bir müddet kılınçla saban yekdiğeriyle
mücadele etti ve nihayet saban galebe çalarak İngilizler Kanada'ya
sahip oldular." (İzmir İktisat Kongresi açış konuşması, in G.
Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi 1923 İzmir, Ankara SBF Yayınları
1971). Modernitenin kurucu ikilemlerinden biri olan "tutkulara
karşı çıkarlar" ikileminin böylesine güçlü bir ifadesini o tarihlerde
Batı dışında bulmak herhalde pek güçtür.

İfade "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesiyle pekiştirildiğinde Atatürk'ün
vasiyetlerine uyulduğunu söylemek epey zor bugün. Askeriyenin
ülkedeki maddi ve manevi ağırlığı, kadiri mutlakiyeti, yurtta
ve cihanda ülke istikrarının nasıl gerçekleşebileceği konusundaki
görüşleri, Atatürk'ün ifade ettiği siyasi felsefeyle neredeyse
taban tabana zıt. Türkiye, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri geçen
zaman içerisinde iç ve dış istikrarı sadece asayişi temin etmek
olarak anlamış ve top, tüfek ve zaptiyeyle temin edilen istikrar
kalıcı olamayacağından her defasında daha yüksek dozda askeri
yönteme başvurmak zorunda kalmıştır. Bu durumu sadece "içimiz
dışımız düşman dolu" şablonuyla açıklamak mümkün değildir.

Atatürk'ün
dile getirdiği ikilemde terazinin askeri olmayan kefesinde birey,
toplum ve sivillik vardır, ancak bunlar devletin bekası denildiğinde
muteber ve güvenilir olmayan dinamikleri temsil ederler. O yüzden
Türkiye ne içerde ne dışarda, sorunlara ortak çareler arayan ve
üreten bir ülke olamamıştır.

Bugün
gelinen yerde ülkenin maddi ve manevi olarak tıkanmasının nedenlerinden
biri Soğuk Savaş sonrasında hasmane ilişkilerin yerini yeni ortaklık
arayışlarına bıraktığı bir dünyada giderek artan ideolojik yalnızlığıdır.
Ülkenin bu dünya koşullarında askercilik oynamayı sürdürmesi mümkün
değildir. İstikrar, refah ve güvenliğini içte ve bulunduğu coğrafyada
askeri olmayan mecralarla kalıcı bir biçimde tesis etmek ve gerçek
bir bölgesel istikrar odağı olma kısmetini elde ettiği AB adaylığı
konumunda ise ne inandırıcıdır ne de gerekli.
(Editörümüz
Cengiz Aktar'ın bu yazısı, 19 Ağustos 2001 tarihinde, Radikal
Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)

Diğer
yazılar için tıklayın