| AB
Editörü'nden |

Güncelleme: 12. 07. 2006
|
İki Fransa
Bu Cuma 1789 Fransız Devrimi'nin yıldönümü, Fransız ulusal bayramı.
Ülkemizin Fransa ile çok eskilere dayanan köklü ilişkileri var.
Ancak bu ilişkiler AB sürecimiz nedeniyle yapısal bir değişime gebe.
Eğer Fransa tarafında akl-ı selim önyargılara üstün gelmezse ilişkiler
derin yaralar alma tehlikesiyle karşı karşıya. Fransız kamuoyunun
Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğu varsayımından hareketle 2004
yılı başından beri hatırı sayılır Fransız kamuoyu önderlerinin bilfiil
içinde olduğu Türkiye karşıtı bir eylemle karşı karşıyayız. Diğer
yanda ise aralarında Türkiye'de yatırım yapan ve çalışan Fransızların
bulunduğu ve Türkiye'ye çok farklı bakan dünyalı bir Fransa mevcut.

Derin Fransa
Geçenlerde Tüsiad'ın AB ülkelerinde yürüttüğü tanıtım çalışmaları
çerçevesinde Fransız Le Figaro gazetesinden buraları pek bilmeyen
bir gazeteci çocuk gelmişti üniversiteye. Bizlerin ayrıntılı izahlarını
dinledikten sonra "Banliyösüyle baş edemeyen Fransa Türkiye'yi sorun
anlamında kocaman bir banliyö olarak görüyor" diyerek Fransa'daki
kanaat önderlerinin sığlığını bir cümlede özetleyivermişti.

Fransız entegrasyon modeli cumhuriyetçi ve laik temelde farklılıkları
eşitler ve eritir. Ancak tüm farklılıkları değil. Fransa'da Müslümanlar
bu entegrasyon ve eşitleme sürecine hiçbir zaman ciddî bir şekilde
dahil edilmediler. Fransa toplumu veya Fransa'nın cumhuriyetçi cemaati
Mağripli Arabı içinde görmek istemedi. Tıpkı Türkiye'yi AB'de görmek
istemediği gibi.

Meseleye Avrupa genelinde bakarsak AB ülkelerinde
Türkiye'ye kucak açan neredeyse bir tek halk yok. Ama Fransa ve
Avusturya gibi ülkelerin diğerlerinden farkı oradaki siyasîlerin
tamamen popülist bir yaklaşımla, Türkiye karşıtı kamuoyunun dümen
suyunda siyaset yapmayı tercih etmesidir. Keza kanaat önderlerinin,
kamuoyunu şekillendirenlerin Türkiye konusundaki her türlü pedagoji
ve bilgilendirme çalışmasından feragat etmiş olmasıdır. Ve böylelikle
1963'ten bu yana AB-Türkiye arasındaki anlaşmaların altına attıkları
imzaların inkâr edilmesidir.

Fransa'nın genişleme politikasıyla arası hiç iyi
olmadı. Bu politikaya son zamanlarda gözle görülür tek katkısı "AB'nin
yeni üyeleri hazım kapasitesi"ni yeni bir kriter olması için
çaba sarfetmekti. Konu, Giscard d'Estaing'e yakın, onun gibi
müzmin Türkiye düşmanı ama esasen Almanya uzmanı Sylvie Goulard
adında bir araştırmacının teşvikiyle gündeme gelmişti.

Fransa'dan Türkiye'ye ya da diğer adayların üyelik süreçlerine pek
destek verilmedi. Eşleşme (twinning) tabir edilen ve üye ülke bürokrasilerinin
aday ülke bürokrasisine AB mevzuatının özümsenmesi amacıyla verdiği
formasyonlarda Fransa hep geri planda kaldı.

Ülkemize gelince, Fransa bürokrasisi, bırakın destek vermeyi 3 Ekim
2005'ten bu yana Brüksel'de neredeyse bir gerilla savaşı veriyor.
Eğitim Kültür başlığında olsun diğer başlıklarda olsun bundan böyle
Fransız diplomasisinin engelleme taktikleriyle süreci yavaşlatmaya
ve soğutmaya yönelik stratejisiyle karşı karşıyayız.

İşte bu Fransa Türkiye'yi Avrupalı bir ortak olarak görmüyor. Bu
Fransa için "AB'li bir Türkiye'nin AB'ye ve Fransa'ya katkısı"
gibi bir sorunsal yersiz. Dolayısıyla meydan müzmin Türkiye düşmanlarına
kalmış durumda. Nitekim Fransızlar geçtiğimiz üç yıl boyunca Türkiye'yi
ültrafaşist yazar Alexandre del Valle'in kaleme aldığı hakaret
dolu kitaplardan öğrendi. "Türkiye girerse Fransa çıkar"
Alain Lamassoure, "Müzakerenin başlaması demokrasiye edilmiş
bir küfürdür" Françoise Grossetête ve "Türkiye'ye Hayır"
Philippe De Villiers gibi Fransız politikacılar başka bir ülke için
ağza alınmayacak bu ifade ve sloganları utanmadan telaffuz edebildi.

Bugün, devamlı düşen hayat standartlarını hiç çalışmadan muhafaza
etmeye çalışan ve bu olmayınca da giderek içine kapanan bir Fransa
söz konusu artık. Bu Fransa'nın, son tahlilde bırakın Türkiye'yi
Bulgaristan, Romanya, Slovakya'ya dahi, hatta sokak komşusuna dahi
tahammülü yok.

Dünyalı Fransa
Bu içe dönük Fransa'nın karşısında diğer Avrupalılara parmak ısırtan
şirketleriyle dünya çapında iş yapan farklı bir Fransa var. Bu Fransa
giderek daha fazla dünyaya açılıyor ve hatta Fransızlar giderek
daha yoğun bir şekilde göç ediyorlar. 1991-2002 arasında iyi eğitim
almış girişimcilerin göçü %47 artmış. 85.500'ü İngiltere'de olmak
üzere diğer Avrupa ülkelerinde 564.000 Fransız çalışıyor. ABD'deki
Fransız girişimci sayısı 88.500. Türkiye'de dahi artık büyük Fransız
şirketlerinin çevresinde, bağımsız çalışan hatırı sayılır bir Fransız
uzman kadro oluşmuş durumda. İstanbul'daki konsolosluğun bölgesinde
3389 Fransız yurttaşı bulunuyor ve bu sayı yılda ortalama %6 artıyor.
Ülkemizde Carrefour, Danone, Axa, Renault, Groupama, Arcelor, Alcatel,
BNP Paribas, Crédit Agricole, Oréal gibi dünya devi pek çok Fransız
şirketi, markası faaliyette.

Osmanlı zamanında Avrupalı prenslere imparatorlukla ilgili bilgileri
maceraperest Avrupalı tüccar verirdi. Bugün de iki ülkenin arasında
köprü vazifesi görmek ve Türkiye'ye şaşı bakan Fransız politikacısının
gözünü açmak Fransız yatırımcısına düşüyor.

Bugün dünyada neredeyse birbirini dışlayan iki Fransa mevcut. Bizim
tanıdığımız, takdir ettiğimiz Fransa tıpkı birkaç haftadır Dünya
Kupası'nda parlayan, Fransız takımından ziyade dünya karmasını andıran,
rengârenk, cömert, paylaşımcı, özgüvenli ve farklıları bir potada
toplayabildikçe güçlenen Fransa idi. Geri gelmesi temennisiyle.

Bu yazı Vatan
Gazetesi'nde de yayınlanmıştır.

| |
Cengiz
Aktar
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi
|


Diğer
yazıları için tıklayın
AB
YOLUNDA
Küçük bir Arşiv

|