



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
16. 06. 2006 |
İstanbul hangi kültürün başkenti?
Geçen hafta AKM'de "2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'a
Nasıl Bakmalı" başlıklı bir oturum yapıldı. Toplantıyı muhtemelen
Âkif Emre'nin Yeni Şafak'ta Nisan'da yazdığı "Kültür
Başkenti olan hangi İstanbul" makalesi tetikledi. Emre
"AB, Kültür Başkenti olarak İslam şehri İstanbul'u değil, Helenik
İstanbul'u görmek istemiştir" diye bitirdiği makalesinden
sonra konuyla ilgili iki makale daha yazdı. Sorusu şu: "AB,
farklı kültürel kodlara sahip, kültürel zenginliğin temsilcisi
bir şehir olarak İstanbul'u mu kültür başkenti seçmektedir? Yoksa
Avrupa kültürüyle ilişkisi oranında bir değer yüklenen İstanbul
mu seçilmektedir?"

Sâbit
tarifler
Türkiye'nin AB ilişkisi ağırlıklı olarak "kültür" teması üzerinden
yürüyor. Avrupa'da üyeliğimizin olanaksız olduğunu düşünenler,
arada bağdaşmaları mümkün olmayan kültürel farklılıklar olduğunu
savunuyor. Burada da kültür farkından dolayı bu ülkenin Avrupalı
olamayacağı, olmaması gerektiğini savunan az değil. Kültürel farkların
değişmez ve özünde anlaşamaz olduğunu savunan bu dışlayıcı yaklaşım
Huntington'un çatışmacı kuramının temeli.

Bugün İstanbul'un fetih dönemindeki dinî özelliğine atıfla Müslüman
kimliğini öne çıkaran zihniyet ile kentin tarihini 1453'te durdurarak
Helen uygarlığına dahil eden zihniyet arasında dışlayıcılık açısından
fark yok. Kabaca Ayasofya camii ile Ayasofya kilisesi özlemi
çekenlerin kısır çekişmesi bu.

Zira nasıl İstanbul'un tarihi 1453'te durmadıysa,
1453 sonrasında kenti yeniden yaratan Müslüman ivme ile bugün
kente atfedilen Müslüman kimlik arasında bir benzerlik yok. Keşke
olsaydı.

Modern bir kozmopolitizm için
Emre şu hatırlatmayı yapıyor: "Bir Osmanlı şehri olarak yeni
bir medeniyetin merkezi haline getirdiğimiz İstanbul'la, çökmüş
Doğu Roma'nın arkaik kalıntılarının kültürel değer olarak aynı
kategori olarak birbirine karıştırılması ile karşı karşıyayız.
Eğer İstanbul bir Osmanlı şehri olarak kurucu rol oynamasa (…)
Bizans ve onun devamı pek çok unsur varlığını koruyamayacak,
şehir kültürel zenginliğe sahip olamayacaktı."

Doğru, ancak bugünkü İslâm bu değil. Türkiye'deki Müslüman aydınların
kafa karışıklığı da bu olsa gerek. Zira 1453 sonrasında Rum Ortodoks
Hıristiyanlığın hâmisi durumuna gelen, Ortodoksluğu yayılmacı
Katoliklik karşısında korumayı bir devlet politikası haline getiren,
ilim ve tecrübe devşirmekte beis görmeyen, ehl-i sünnet olduğu
kadar ehl-i Rum olan Osmanlı'nın himayeti ile 1923 sonrasında
ulusun oluşumuna dayanak oluşturan dinin, kendinden olmayanı dışlayan
tezahürleri pek aynı şey değil.

Artık her anlamda devletleştirilmiş bir Sünnî İslamın 15. yüzyılın
medeniyet binâ eden cihanşümûl İslamıyla isim benzerliğinden başka
bir ilişkisi var mı? Birkaç bilinen örnek vermek gerekirse, 6/7
Eylül 1955 olaylarını ağzına almayan, İsrail-Filistin çekişmesi
bahanesiyle genelde Musevî düşmanı, misyonerlik konusunda mücahid,
Alevîliği hor gören bugünkü İslam yorumları ile kucaklayıcı, kozmopolit
bir imparatorluğun bânisi Osmanlı'nın İslamı'nın bir ilgisi var
mı?

Emre, AKM toplantısı sonrasında kaleme aldığı son makalesinde
şöyle bir gözlem yapmak durumunda kalmış: "Zaten özelde Osmanlı,
genelde de İslam şehirleri kozmopolit denilecek oranda farklı
kültür ve dinlere mekan olma özelliğini Avrupa'nın hayal edemeyeceği
dönemlerde bile sürdürmüş olması, bizzat bu şehirlerin Müslüman
kimliğinden kaynaklanmaktadır. Bağdat, İstanbul, Saraybosna gibi
Osmanlı şehirleri gibi Endülüs şehirleri, Abbasî ve Babür dönemi
İslam şehirlerinin çok kültürlü yapıları tesadüfen oluşmuş medeniyet
merkezleri değildi."

Ne âlâ. Ama bu zenginlik bugün için eskide kalmış hoş bir nida.
Kalıntıları elbet bir yerlerde duruyor ama yeniden keşfedilmeyi
bekliyorlar. Kentin 2010'da Avrupa Kültür Başkentliği süreci
işte bu kozmopolit zenginliğin yeniden keşfi için bulunmaz bir
fırsat olarak bizi bekliyor.














Bu yazı Vatan
Gazetesi'nde de yayınlanmıştır.

| |
Cengiz
Aktar
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi
|


Diğer
yazılar için tıklayın
|
|
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|