



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
12. 02. 2004 |
Kıbrıs için Camp David ama AB ile
Bir kaç gündür, 1995'te Yugoslav savaşlarını sona erdiren
Camp David anlaşmasının benzerinin Kıbrıs için gerçekleştirilmesi
konuşuluyor. Yaklaşım, Kıbrıs konusunda ülkenin içine düşmüş bulunduğu
zorluklara bir çare oluşturacak nitelikte. Ancak Kıbrıs düğümünü
çözmek için toplanacak Camp David biçimi bir konferansın hem kilidi
hem de anahtarı Türkiye'nin 3 Ocak 2005 Pazartesi günü AB ile
müzakere sürecine başlamasıdır. Kim ne derse desin son tahlilde
Türkiye, Kıbrıs meselesini çözecekse AB ile müzakerelere başlamak
için çözecek. Kıbrıs'ta çözüm dinamiği tamamen AB perspektifiyle
gündeme geldi ve eğer hem ada hem Türkiye AB adayı olmasalardı
bugün çözümden söz edecek birileri pek bulunmazdı. Sürecin başlaması
ile Kıbrıs'ta bulunacak kalıcı çözümün arasındaki birebir ilişki
bu iki konuyla ilgili her ülke ve kurum tarafından açıkça veya
üstü kapalı olarak kabul edilmiş gibi gözüküyor. AB Komisyonu
Kasım 2003 İlerleme Raporunda bu ilişkiyi menfî olarak (çözümsüzlük
üyeliğe zarar verir), AB Konseyi ise müspet olarak (çözüm üyeliği
kolaylaştırabilir) kayıda geçirmişlerdi. 3 Kasım 2002 seçimleri
akabinde hükümet daha ilk Avrupa temaslarında bu ilişkiyi dile
getirdi. Bu nedenlerden dolayı konferansın biçimi, yeri ve arabulucu
veya arabulucuların milliyeti ve siyasî ağırlığı en az hedefler
kadar önemli. Göstergeler bu Camp David'in ancak AB tarafıyla
olabileceği, ABD'nin gayretkeşliğinin ve Başbakan danışmanları
içinde ABD'ye olan bariz yatkınlığın ise fahiş hatalara sebebiyet
vereceği yönünde.

Şubat 2004 itibariyle eldeki veriler ve parametreler
AB'nin Türkiye konusunda son sözü söyleyecek olan iki çekirdek
ülkesi Almanya ve Fransa müzakerelere başlama konusunda Türkiye'nin
attığı tüm yasal adımlara rağmen kesin bir tavır almış değiller.
Almanya'dan gelen sinyaller olabildiği kadar müspet ise de Fransa'nın
Türkiye için öngördüğü en ileri konum özel statü. 21 Mart'ta yapılacak
yerel seçimlerde aşırı sağ (Le Pen) ve aşırı solun oy patlaması
yapacağı konusunda herkes hemfikir. Bu iki cenah farklı nedenlerden
Türkiye'nin üyeliğine karşı. Hükümetin Parlamentodaki desteğini
oluşturan iki muhafazakar parti içinde de Türkiye'yi istemeyenler
ezici çoğunluğa sahip. Tüm bu unsurlar kamuoyu destekleriyle,
son kararı verecek olan Cumhurbaşkanı Chirac'ı Türkiye'nin üyeliği
konusunda sıkıştırıyorlar. İlaveten, 13 Haziran'da yapılacak Avrupa
Parlamentosu (AP) seçimlerinde sadece Fransa'da değil tüm 25 ülkede
büyük olasılıkla "Avrupakuşkucu" partiler önemli skorlar elde
edecekler. Genişlemeye zaten alerjik olan Avrupalı seçmen, sosyal
politikalarda sürekli kısıtlamaya giden hükümetlere olan tepkisini
AP seçimlerinde dile getirecek. Bu siyasî gerilim hattı aday Türkiye'nin
işini kolaylaştırmıyor. Aralık geldiğinde Kopenhag Siyasî Kriteri'ne
uyum ve uygulamada kolaylıkla bulunabilecek eksikler müzakerelerin
başlatılmaması için bahane oluşturabilir. Hatta siyasî uyum eksiksiz
dahi olsa özellikle Fransa'nın vereceği kararın bugün itibariyle
hiç müspet çıkma garantisi yok. Pekala Türkiye'nin üyeliğinde
bu denli menfî bir konumda olan AB açısından Kıbrıs'ın ne önemi
var ve bilakis çözümsüzlük Türkiye'ye gönülsüz olan AB'nin işine
gelmiyor mu diye sorulabilir. Bu soruların cevabı 1 Mayıs 2004
itibariyle tüm diğer sorunlarına ilaveten bölünmüş bir adanın
üyeliğiyle içinden çıkılmaz bir problem ithal edecek olan AB'nin
bu yeni durumu Türkiye ile olan ilişkilerinde ne kadar sorun olarak
algıladığıdır. Bölünmüş adanın üyeliği kuşkusuz başta Yunanistan
olmak üzere tüm AB ülkelerinin Türkiye ilişkilerini değişik boyutlarda
etkileyecek niteliktedir. Eğer bu algılama gerçek değilse zaten
ne Kıbrıs çözülür ne de AB ile müzakere başlar. İkinci bilinmeyen
ise AB'nin Kıbrıs'ta çözüme karşılık müzakereleri başlatıp başlatmayacağıdır.
Bu da zaten Türkiye'nin ana müzakere pozisyonudur.

Meselenin Türkiye tarafından görünüşü ise, tüm pembe beyanatlara
rağmen fevkalade girift. Ankara şimdilik kendi kendine gelin güvey
oluyor. Yapılan çalışmalardan, talep edilecek olan değişiklerden
belki bir nebze ABD'nin haberi var ama esas muhatapların, yani
Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ve AB'nin haberi yok. Kaldı ki çalışmalar
yeni başlamış durumda ve Başbakan "Annan Planı'ndan daha basit
bir metin üzerinde konuşalım" derken bu son derece karmaşık metnin
baştan aşağıya gözden geçirilmesinin 1 Mayıs'a dek mümkün olmadığını
bir bakıma itiraf ediyor. Her yetkili Türkiye'nin artık tek ağızdan
konuştuğunu ve bir ağızdan "evet" dediğini söylüyor. Ama neye
evet denildiği belli değil. Annan Planı sadece referans alınacak
diyenler var, Annan Planı'nı telaffuz dahi etmeyenler var, Annan
Planı üzerinde değişiklik yapılsın diyenler var, eğer değişikliklerde
anlaşma olmazsa Yunan/Rum tarafı da aynı önkoşulu kabul ettiği
takdirde boşlukları genel Sekreter doldursun diyenler var, anlaşma
olmadan referandum olmaz diyenler var, olsun diyenler var. Birbirleriyle
özünde çelişen bu beyan ve görüşler meselenin çözümü konusunda
Türkiye'den verilmeye çalışılan birlik ve beraberlik görüntüsüne
rağmen ortada somut bir durumun olmadığına işaret ediyor. Sanki
Başbakan'ın Beyaz Saray ziyareti vesilesiyle ABD'nin duymak istediği
mesajlar verilmek isteniyor. Nitekim Denktaş çizgisinde bulunan
sivil ve askerî bürokrasi içindeki statükocu güçlerin Ankara'da
yapılan iki üç toplantı sonucunda dünden bugüne tavırlarını değiştirdiklerini
düşünmek Türkiye'yi hiç tanımamak demektir. Kıbrıs'ta çözüm ve
AB ile müzakere ilişkisini o cenah da kuruyor, ama tersten kuruyor:
Türkiye'nin AB ile bütünleşmesini istemeyenler bugün artık Kıbrıs'ta
çözümsüzlük ve statükoyu devam ettirme azmiyle son kozlarını oynuyorlar.
Hükümet tüm iyiniyetine rağmen devletin tepesindeki zıt kutupları
tek başına kendi çözüm iradesi etrafında birleştiremez. Bu aşamada
artık bir dış ivmeye ihtiyaç var. Ancak bu ivmenin, hükümetin
başetmek zorunda olduğu statükocu güçleri, toplumu arkasına alarak
etkisizleştirecek ağırlıkta ve içerikte olması gerekiyor. Konferanstan
sonra statükocu güçlerin "Kıbrıs'ı verdiniz, karşılığında hiçbir
şey elde edemediniz" sloganıyla ortaya çıkmalarını toplum nezdinde
engelleyecek ağırlıkta bir perspektif çıkması gerekiyor. ABD bu
ağırlık olabilir, o perspektifi verebilir mi?

ABD desteği yarar değil zarar verir
ABD, Irak saldırısı sonucunda dünya çapında prestij kaybına uğradı.
Prestijini kazanmak için bir süredir dünyanın değişik bölgelerinde
kronikleşmiş siyasî ve askerî anlaşmazlıkların çözümü amacıyla
son derece aktif ve ısrarcı bir rol üstlenmiş durumda. Sudan'ın
Hıristiyan güneyiyle Müslüman Hartum hükümeti arasında onyıllardır
süregelen içsavaşın sona erdirilmesi için, 1948'den bu yana süren
Keşmir meselesinde odaklaşan Hindistan ile Pakistan arasında barış
müzakerelerinin başlatılması için ve gündemden düşmüş ancak çözülmemiş
birçok başka sorunun çözümü için sarfettiği çabaları bu yönde
değerlendirmek mümkün. Keza Kıbrıs meselesini de bu çerçeveye
oturtmak ve ABD'nin son aylardaki gayretkeşliğini bu veriler ışığında
değerlendirmek mümkün. Ancak ABD'nin Kıbrıs meselesinin çözüme
kavuşturulması için verdiği destek ve teşvikleri değerlendirirken
esas hedef olan AB üyelik müzakerelerinin başlamasını gözden kaçırmamak
gerekiyor. Zira ABD'nin TSK'ya verilecek askerî güvencenin dışında
Kıbrıs'ın çözümü karşılığında Türkiye'ye vereceği hiçbir şey yoktur.
Eğer bazı yetkililerin dile getirdiği gibi ABD aracılığıyla Kıbrıs'ta
bulunacak çözüm sonrasında ABD'den AB'ye Türkiye ile müzakereleri
başlatması için baskı yapması yönünde bir plan varsa bunun hüsranla
sonuçlanacağını bilmek gerekiyor. ABD Türkiye konusunda AB'ye
1996'den beri baskı yapıyor. Aralık 1997'de Lüksemburg'da sonuç
vermeyen baskılar, Aralık 1999'da Helsinki'de sonuç vermiş addedilse
de adaylık kararının önce Avrupa'dan kaynaklandığını unutmamak
gerekiyor. Aralık 2002'de Kopenhag'da ise telkinler geri tepdiydi.
Irak savaşını Avrupa'nın tüm muhalefetine rağmen gerçekleştirmiş,
üstelik Kasım ayındaki seçimden yenik çıkabilecek ABD yönetiminin
AB'ye, hele Türkiye'nin AB'ye üyeliği gibi nazik ve tartışmalı
bir konuda hiçbir surette baskı yapma marjı yoktur.




Diğer
yazılar için tıklayın
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|