



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
16. 09. 2003 |
2004 sonunda verilecek kararı
bugünden hazırlamalıyız
(Devamı)

AB'nin sorguları, şablonları ve iletişimin içeriği
Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer Türkiye'nin, yapısal
ve tarihî nedenlerden ötürü, ortak değerler zemininde biçimlenen
politikaları benimseyebilecek gerçek bir AB üyesi olamayacağını
sık sık dile getirir. 1945 sonrasında oluşmaya başlayan ve AB'nin
yapı taşları olan bu değerler kalıcı barışı tesis etmek için sorunlara
silah dışında çare aranması ilkesi temelinde oluşmuşlardır. Irak
savaşında özellikle Polonya'nın savaş ve ABD yanlısı tutumu AB'nin
çekirdek ülkelerini son derece rahatsız etti. Bugün Irak'a asker
yollama konusunda çelişkili mesajlar veren ve neredeyse tüm dış
politika pozisyonları askerî zihniyetle şekillenen, diğer taraftan
iç sorunlarını askerî yöntemlerle çözmeyi adet edinmiş Türkiye'nin
en temel handikapı muhtemelen budur.

Nitekim AB'li yöneticiler Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi'nde, Türkiye'nin
üyeliği konusunda Helsinki'de aldıkları kararın arkasında, bir
çok nedene ek olarak, bu yüzden duramadılar. Tıpkı diğer adayların
gerçekleştirmekte oldukları gibi, müzakerelere başlamış bir Türkiye'nin
de eksiklerini bu süreç içerisinde tamamlayabileceğinden ve giderek
siyasî hayatını sivilleştirebileceğinden şüphe duydular. Üstelik
AB'nin Kopenhag'da Türkiye'yi kendisine perçinleyecek olan müzakerelere
başlama kararını alamaması, aynı zamanda onun Türkiye'nin tam
üyeliği perspektifinden kurtulma yolunda attığı bir geri adım
anlamı taşıyordu. Bundan böyle iki yıllık sürenin sonunda beklenilen,
ucu açık ve çok çetin siyasî uyum listesini kusursuz olarak yerine
getiremeyecek olan Türkiye ile tam üyeliğin altında kalan yeni
bir statüde anlaşmaktı."Türkiye her siyasî eksiğini kendi başına
tamamlayıp gelsin" derken kimileri aslında "Bu iş ne kadar uzarsa
kopması o kadar kolay olur" hesabı yaptı. Bugün, yedinci uyum
paketinden sonra dahi AB'li siyasîlerin bu tavrı, sanılanın aksine,
köklü bir değişim geçirmedi. Ayrıca Aralık 2004 kararını verecek
olanlar, bir iki istisna hariç, Aralık 2002 kararını vermiş olan
siyasîler.

Birkaç zamandır, AB ülkelerinde genişleme üzerine düşünenler arasında
genişlemenin bir yerde durması gerektiği konusunda hemfikir olanların
ortak sorgusu artık sürecin nerede, hangi ülkelerin sınırında
duracağı. Önceki Fransız hükümetinin Dışişleri Bakanı Hubert
Védrine'in "AB'nin, onları istikrar ve demokrasiye taşıyarak
üzerlerinde yararlı bir etkisi olması istenen bütün devletlere
sunacağı tek konum üyelik olacaksa bunun sonu yoktur" (Le Monde,
6 Aralık 2002) diyerek dile getirdiği ikilem siyasîleri başka
çarelere yöneltiyor. İçinde bulunduğumuz yılın ilk aylarında daha
önce içi boş bir kavram olan "üyelik dışı ortaklıklar" bir kaç
zamandır AB'nin cidden üzerinde çalıştığı bir konu haline geldi.
"Geniş Avrupa" (Wider Europe) adı altında, yeni üyelerin getireceği
yeni komşularla, onların gelişmişlik düzeylerine ve AB ile olan
ilişkilerinin derinliğine göre farklı ortaklıklar kurulması yavaş
yavaş bir sisteme oturuyor. Türkiye için zaman zaman önerilen
"özel statü" de, eğer müzakere süreci başlamazsa bu ortaklıklardan
biri olabilir. Ebedîyen aday kalmak, Genişleme Genel Müdürlüğü'nün
dahi giderek lağvedileceği bir ortamda mümkün görünmüyor.

AB'nin Türkiye'nin kronik sorunlarıyla ilgili bir dizi gözlem
ve fikri sabiti mevcut. Askerin siyasetteki yerinden, eğer üye
olunursa Avrupa'ya doluşacak işsizlere ve Müslüman bir ülkenin
sureti katiyede Avrupa değerleriyle uyuşamayacağına kadar giden
bu uzun listeyle başetmek ve genelde menfî imajı bir yıl içersinde
müspete çevirmek elbette mümkün değil. Buna rağmen Türkiye hakkındaki
bilgi ve birikimi kesinlikle büyütülmemesi gereken Avrupalı politikacıya
onun korku, sanı ve kuşkularına cevap verebilecek pozitif, pratik,
dürüst, bilgili ve akıllı bir iletişim yapmak gerekiyor. Örneğin,
Türkiye'nin yeni değil 1959 yılından bu yana AB ile ortaklık ilişkisinde
olduğunu, 1996'dan bu yana da Gümrük Birliği içinde olduğunu hatırlatan
basit ama çoğu politikacının bilmediği verilere; İspanya, Portekiz
ve Yunanistan'ın üye olmalarından sonra İspanyol, Portekizli ve
Yunanistanlı göçmen işçilerin, değil zengin üye ülkelere gitmek,
oralarda çalışanların dahi işlerini bırakıp artık refaha doğru
ilerleyen ılıman ülkelerine döndüklerini hatırlatacak "Türkiye
gelsin ki Türk işçileri gelmesin" gibi çarpıcı sloganlara;
ve en can alıcısı, 18. yüzyıl sonu Osmanlı reformlarından bu yana
daima politikanın ve hayatın içinde olmuş, kâh değişimin kâh ceberrutluğun
simgesi olmuş askerîyenin yerinin 2002 ilâ 2004 arasında değişemeyeceğini
ve bilakis Türkiye'nin mukadder sivilleşmesinin tıpkı 1980'lerde
Akdeniz'in üç diktatörlüğünde olduğu gibi AB süreciyle eşzamanlı
olduğunu izah edecek bir iletişime ihtiyaç var. Bütün bunların
üzerine Avrupalı politikacının hazmetmesi gereken olgu ise AB'li
olacak bir Türkiye'nin son tahlilde herkesin hayrına olacağı.

Askeriyeye düşen tarihî sorumluluk
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar ortada Avrupa Birliği'nin lakırdısı
yokken, bilakis Avrupa ölümcül bir savaşa doğru sürükleniyorken
dahi Osmanlı veya Türk dünyalarında alternatif arayışlara girmediler,
olmayacak hayaller peşinde koşmadılar. O günkü gerçekçilik bugün
için de aynen geçerli olabilmeli. Cumhuriyet döneminin bir diğer
temel kavramı olan "tam bağımsızlık" ise günümüzde ABD
dahil hiçbir ülke için geçerli olmayan bir politika. Karşılıklı
bağımlılık bir zûl olmadığı gibi artık tartışılması dahi abes,
vazgeçilmez bir dünya gerçeği. Üçüncü kaygı olan "Cumhuriyetin
ve değerlerinin bekçiliği" bugün en etkin ve kalıcı biçimde
Avrupa Birliği kurumlarının esirgediği birey ve toplumların kendi
gönüllü katılımlarıyla yapılıyor, top ve tüfekle değil. Devletin
sınırlarına gelince, 21.yüzyılda bunları, burada hep temenni edildiği
gibi değişmeyecek şekilde kayıt altına almanın en kolay ve kavgasız
yolu AB üyeliği.

2004 sonundaki randevu Türkiye ve Avrupa Birliği için kaçırılmaması
gereken bir fırsat. Türkiye'li bir AB evrensel güç olma ülküsüne
daha yakınlaşacak, AB'li bir Türkiye ise 21. yüzyılda yurttaşına,
yurduna ve bölgesine özgürlük ve esenlik taşıyabilme olanaklarını
sağlamlaştıracaktır. "AB üyeliği olmasa da Türkiye batmaz" diyenlerin
o Türkiye'nin, yıllardır olduğu gibi yerinde saymaya devam edeceğini,
giderek de gerilere düşeceğini unutmamaları lâzım. Keza "Türkiye'nin
AB'de işi yok" diyen Avrupalı politikacının, dışlanan bir Türkiye'nin
dinamiğinden mahrum kalacağından, bu durumun yol açacağı dengesizliklerden
ve düşünü kurduğu evrensel Avrupa'nın Türkiye olmaksızın var olamayacağından
haberdar olması lâzım.

2004 randevusunun müspet sonuçlanması için AB'li siyasîlerin ve
Türkiye'nin muktedirlerinin tarihî sorumlulukları söz konusu.
Türkiye'de askeriyenin atacağı adımların ve elindeki iktidarlardan
vereceği tavizlerin payı ülkenin, bölgenin ve Avrupa'nın istikbali
için belirleyici olacak.



Diğer
yazılar için tıklayın
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|