Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






AB Editörü'nden Güncelleme: 10. 04. 2003

ABD tehlikesi, AB geleceği

"Hâlâ dost muyuz?" Sığıntı haleti ruhiyesinin bizleri getirdiği bu paranoyak noktada o soruyu soran Powell değil esas bizleriz. "Kalakaldık yalnız başımıza dünyada" diye haftalardır ahlayıp vahlayan erkânın "aman bizi bırakma", "dostuz değil mi?" diye yakarmasında ahlâkî bir kaygı olmadığı gibi ileriye yönelik bir tahlil de namevcut. Artık kendine dahi hayrı olmayacak bir Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile ilişkilerimizi eskiden olduğu gibi sürdürmek istiyor muyuz sorusunu sormamızın zamanı geldi. Güç, haksızlık, cehalet ve ahmaklığın sentezini bu kadar gösterişli bir biçimde kuşanan bir ülkeyle dost olunabilir mi? Üstelik, kendine hayrı olmayan bir ülkenin size hayrı dokunur mu? Sizi korur mu? Korudu varsayalım, bunun sizin kalıcı bir yararı olur mu? Hem ahlâken hem maddî çıkarımız açısından ABD ilişkisi yararlı görünmüyor.

İnsan aklının ulaştığı en ileri noktayı temsil ettiği iddiasında olan ABD'nin Irak saldırısı, nereden bakılırsa bakılsın akıldışı bir cinnet görünümü arz ediyor. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi bu savaş ABD açısından gizli bir ekonomik akla dahi hizmet etmiyor zira petrolü ele geçirse de ABD'nin Irak ve bölgeye fiilen hükmetmesi imkânsız görünüyor. ABD'nin, savaş günün birinde biterse sonrasındaki siyasî ve iktisadî akıbeti meçhul. Savaşı kazansa da barışı kazanması zor. Irak savaşının hiçbir vadede ne Türkiye'ye, ne bölgeye ne de dünyaya müspet bir etki yapmayacağı aşikâr. Bir anlamda bu coğrafyanın II. Dünya Savaşı'nı başlatmış olan bu savaşın, bugünden tahmin edemeyeceğimiz boyutlarda menfî sonuçları olması kuvvetle muhtemel. Alışageldiğimiz tahlil kalıplarını aşan, daha tam hakim olmadığımız yeni verilerin geçerli olacağı, eskiden bildiklerimizin de pek fayda etmeyeceği ve en kötüsü öngörüde bulunmanın zorlaşacağı "kanunsuz" bir dünya var önümüzde.

Önce Sovyetlerin çökmesi ve şimdi ABD'nin Irak'a saldırısı, 1945 sonrasında dünyada kurulmuş olan uluslar arası hukuk düzeninin ve bölgesel dengelerin artık sona erdiğini, yeni ve farklı yapılanmaların gerekliliğini gösteriyor. 1945 sonrasında kurulan birçok yapı gibi Avrupa Birliği (AB) de bu gelişmelerden nasibini her anlamda aldı. Sovyetlerin çöküşü sonrasında Yalta'da açılan parantezin kapanmasıyla birlikte kıtanın doğusuna doğru genişledi. Bu süreç daha tamamlanmadı ve özellikle Balkanlar ve eğer Helsinki ruhuna geri dönülebilirse Türkiye'nin de içinde olacağı 600 milyon yurttaşlı bir Avrupa var ufukta. İşte bu Avrupa bugün siyasîleşmenin doğum sancılarını yaşıyor.

1945'ten bu yana ve özellikle 1950'de AB'nin temelleri atılırken tam destek veren ABD bugün bu desteğin komünizme karşı taktik bir destek olduğunu hatırlatmak istercesine AB'nin siyasîleşme çabalarına açıkça köstek olmaktadır. Epeyidir hissedilen bu sıkıntılar Irak savaşı kararıyla su yüzüne çıkmış, AB ülkeleri ve müstakbel üyeleri birbirlerine düşürmüş ve 1945 beri görülmemiş bir Batı-Batı zıtlaşmasına yol açmıştır.

Tarihî anlar tarihî kararları gerektiriyor
Böyle bir dünyada Türkiye nerede yer almalı, hangi ülkelerle kalıcı bir ortaklığa yönelmeli? Süper güçle eşit ortak olunmaz en iyi ihtimalle orta boy Avrupa ülkeleri gibi onun almak istediği karara dahi müdahale etmekten aciz, küçük ortak olunur. AB ülkeleriyle ise eşit ortak olunabilir. AB'nin kuruluş felsefesi, işleyiş mekanizmaları, federal ve yerel yapıları ve şimdi yeni Anayasası gerçek bir ortaklığa olanak veriyor. Bugün Türkiye toplumunun ve devletinin bekası, ABD ile olan stratejik ortaklığın gözden geçirilmesini ve buna karşılık ülkenin, kurulma aşamasındaki siyasî ve askerî Avrupa'nın kurucularından olmak amacıyla tarihî, cesur ve radikal kararların almasını gerektiriyor. Bu hedef doğrultusunda toplum, hükümet ve devleti temsil edecek kişi ve kurumların ivedilikle Almanya ve Fransa ile masaya oturması gerekiyor. Masada Türkiye'nin yeni oluşumlar içinde yerinin neresi olduğunu kestirmekte zorlanan Avrupa'ya, Giscard d'Estaing'in savunduğunun aksine Türkiyesiz bir Avrupa'nın dağılma tehlikesinde olacağını anlatmak, epeyi soğumuş olan AB-Türkiye ilişkilerini canlandırmak ve tüm ortak meseleleri açıkça konuşmak gerekiyor. Almanya, Belçika, Fransa ve Lüksemburg siyasî Avrupa'nın çekirdeğini oluşturmak üzere 29 Nisan günü Brüksel'de en üst düzeyde toplanacaklar. Türkiye tez elden inisiyatif almalı ve tercihini bu çekirdek ülkelerden yana koymalıdır. Ülkenin AB adaylığı, TBMM'nin tezkereyi reddetmiş olması, Avrupalı müttefiklerle olan NATO bağları ve askeriyenin büyük Fransız firmalarıyla olan iktisadî iştirakleri yeni politikayı kolaylaştıracak olgulardır.

1945 sonrasındaki muazzam belirsizlik ve kaos ortamı, dünyada kalıcı bir barışı ve kalkınmayı gerçekleştirecek kurumların kotarılması amacıyla son derece yoğun çabaları gerektirmişti. İçinde bulunduğumuz kaos ortamının 1945 sonrasında yaşananlara eşdeğer olduğunu varsayarsak alınması gereken kararların da o denli radikal olmaları gerekiyor.

Bugün, dünyanın farklı bölgelerindeki gelişmeleri kendisine bir tehdit teşkil edip etmediği şeklinde sınıflandıran, kâh paranoyak kâh içten pazarlıklı ama hep küstah ve saldırgan bir ABD yönetimi ile aynı gelişmelerin nedenini anlamaya çalışan ve onları tehdit değil çözüm bekleyen sorun olarak algılamayı yeğleyen bir zihniyet karşı karşıya. Avrupa, ağırlıklı olarak ikinci safta. 1945'ten bu yana barışı yaşatabilmiş olmanın ve şimdi genişlemeyle o barışı kıtanın geri kalan ülkelerine de taşımanın verdiği özgüvenle hareket ediyor. Nasıl bireylere verilen ölüm cezası kıtanın defterinden Türkiye'nin geç kalmış imzasıyla tamamen silindiyse toplumlara verilen kitlesel ölüm cezası olan savaşın da silindiği bir coğrafyadır Avrupa. İhraç edebileceği değer de bu. AB geleceğe yönelik paylaşımcı bir toplumsal proje. ABD'nin gücü ve gösterişi ise bugün büyük ölçüde savaşçı değerler üzerinde yükseliyor. Türkiye XXI. yüzyılda yoluna ABD'nin vereceği askerî güvenceyle değil AB üyeliğinin sunacağı demokratik güvenceyle devam edebilir. Bunun bir kanıtı ultra zengin ABD'nin arka bahçesi sayılan orta ve güney Amerika ülkelerinin içinde bulunduğu kronik istikrarsızlığa karşı AB'nin yan bahçesi orta ve doğu Avrupa ülkelerine genişlemeyle birlikte on yıl içerisinde hakim olan ekonomik ve politik istikrardır. Diğer bir kanıt ise elli yıldır ABD'nin yanında saf tutmuş Türkiye'nin içler acısı halidir.

Ağırlık noktalarımız
AB'de Bize onların karşısında elimiz kolumuz bağlı olduğu hissini veren ABD'nin kozları aslında o kadar belirleyici değiller. Türkiye için ABD, sadece askerî teçhizat açısından göz ardı edilemeyecek bir ülke. Ama bunun da çaresi ve alternatifleri bulunur. Zira bu savaşla birlikte, zaten 1989'dan bu yana kime karşı hangi ülkeyi koruması gerektiği iyiden iyiye belirsizleşen NATO'nun geleceği de tüm diğer 1945 sonrası kurumları gibi sorgulanacak. Ekonomik olarak ise Türkiye AB ile son derece köklü bir ilişki içerisinde. 15 üye ve 10 müstakbel üye ile yapılan ticaretin hacmi toplamın %71 gibi muazzam bir paya tekabül ediyor. Gümrük Birliği sayesinde ekonomik ilişki ticaretin ötesine geçmiş ve artık yapısal ekonomik uyum aşamasında seyretmektedir. Eğer adaylık süreci işler ve üyeliğe hazırlık gerektiği gibi yürürse ülkenin ekonomisi hızla tam uyuma doğru yol alabilir. Türkiye'nin kredi ihtiyacı diğer adaylar için olduğu gibi Avrupalı malî kurumlarla uluslar arası malî kurumların (IMF ve Dünya Bankası) işbirliği çerçevesine oturtulabilir. Ülkeye giren ve zaten ağırlıklı olarak AB menşeli olan yabancı sermaye ise yeni yatırım için vizibilite ve bürokratik engelleri aşma arayışındadır. Diğer yandan, ABD'nin bugün hissettirdiği malî ağırlığı IMF içindeki %17'lik oy hakkıyla ilgili olsa da AB ülkelerinin toplam oylarının % 31'i bulduğu gerçeğini ve Avrupa'nın bu avantajını günü geldiğinde kullanacağını gözden kaçırmamak gerekiyor. Ayrıca son tahlilde, ABD'ye taviz vermeyecek bir Türkiye'yi IMF'de cezalandırmak hiçbir ülkenin işine gelmez. Diğer taraftan Türkiye savaştan dolayı, borsa spekülatörleri ve sayıları on bini geçmeyen iç borç müşterisinin kalbini hoplatan ABD'nin vereceği malî yardımın çok fevkinde bir geliri kaybetmek zorunda bırakıldı. ABD'nin, üstelik bin bir şantajla vermek durumunda olduğu malî desteğe sevinmek Nasreddin Hocanın, Allah'ın kaybettirdiği eşeğini daha sonra buldurmasına sevinmesine benzeyen, tam bir züğürt tesellisidir. Nihayet, siyasî ve askerî olarak birlikte hareket edemeyen Avrupa'nın birlikte hareket etmesini Türkiye'nin AB'ye dahil olması kolaylaştıracak. Kalıcı bir kaosun içine düşmekte olan Ortadoğu ile varolan coğrafî ve tarihî yakınlığımız AB'nin siyasîleşme çabası için çok değerli bir katkı teşkil edecektir.

 



Diğer yazılar için tıklayın


AVRUPA YOLUNDA
AB EDİTÖRÜ'NDEN




AB'NİN FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla