



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
20. 12. 2002 |
AB'nin
yeni Türkiye politikası
(Devamı)

Komisyon
1999 yılı sonunda yayımladığı tüm adayları kapsayan Karma Belge'de
(şimdiki Strateji Belgesi) yeni katılım stratejisini şu sözlerle
ifade eder: "Komisyon, katılım müzakerelerinin açılması ve
yürütülmesi, ve müzakerelerin aday ülkelerin üyeliğe hazırlık
çalışmalarına paralel bir şekilde ilerlemesini sağlamaya yönelik
bir strateji teklif etmektedir. Bu yaklaşım, (...) adayların hazırlanma
çabalarını teşvik edecektir. Müzakere ve hazırlık süreçleri arasında
paralellik sağlamak, Katılım Antlaşmaları'nın onaylanmama riskini
azaltacaktır." (s.26-29.) İşte Türkiye, İlerleme Raporu'nun
yayımlanmasıyla birlikte bu sürecin dışında bırakılmış ve artık
farklı bir yöne doğru teşvik edilmektedir.

Özel statüye doğru
Kopenhag'ı, 9 Ekim'de yayımlanan İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi'nin
mantık silsilesi dahilinde ele almak gerekiyor. Nitekim Kopenhag
sonuç bildirgesinin 20. paragrafında belirtilen "Gümrük Birliği'nin
kapsamının genişletilmesi ve derinleştirilmesi" ifadesi, tüm adayları
ele alan Strateji Belgesi'nden alıntıdır. Bu ifade "özel statü"ye
giden yoldaki önemli bir kilometre taşıdır. Türkiye'yi nispeten
iyi bilen ve Prodi'nin danışmanı bir örokratın ısrarla üstünde
durduğu "özel statü" özellikle iş çevrelerine benimsetilmeye çalışılıyor.
Özel statüyü kabul etmeye razı olanların ise iki hesabı var. İlkin
aralarında AB normlarının iş ilişkilerine getireceği zorunlu iyileştirmelerin
rekabeti engelleyici olduğunu düşünenler ve dolayısıyla tam uyumdan
ürkenler az değil. İkincisi bu statünün öngördüğü yeni ticaret
olanaklarının iyi bir fırsat olduğu sanılıyor. Bunlar maalesef
ham hayaldir. Zira AB'nin, GB kararının kapsamının genişletilmesi
açılımı, tartışılmaz olan üretim norm ve standartlarını üreticinin
önüne koyacaktır. Örneğin sütlü mamul ihraç etmeye kalktığınızda
sütü veren ineğin menşeine varan bilgileri verebilmeniz gerekiyor.
Norm ve standartları tutturmanın en kolay ve masrafsız yolu da
AB Müktesebatı'na yani bu konulardaki AB mevzuatı ile uyum sağlamaktan
geçiyor. Nitekim GB, Türkiye'nin 1959'dan beri AB'ye üyelik yolunda
attığı adımların sadece bir evresi olarak düşünülmüştür.

Özel statü, GB'den bir gömlek üstün ama üyeliğin çok gerisinde
kalan, Komisyon yetkililerinin dahi nasıl uygulanacağını pek bilemedikleri,
ilerde Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya'ya uygulanması düşünülen
ad hoc bir statüdür. Türkiye'nin muhtemelen hızla önüne koyulacak
bu formülde siyasî reform mecburiyeti olmayacak. Zaten iki yıl
boyunca ve şimdiden dikkate alınmayacağı söylenen 2003 İlerleme
Raporu da dahil olmak üzere, reform sürecine herhangi bir somut
siyasî destek vermeyeceğini açıkça belirten AB, bu anlamda tutarlı.
Aralık 2004 her bakımdan "özel statü"yü hazırlamak üzere düşünülmüş
gibi duruyor. Ama Aralık 2000'de imzalanan Nice Antlaşması'nda
belirtilen genişlemiş Avrupanın kurumlarında, Mart 2002'den bu
yana süregelen Konvansiyon çalışmalarında ve yeni antlaşmayı hazırlamak
üzere gelecek sonbaharda başlayacak Hükûmetlerarası Konferans'ta
Türkiye'nin müstakbel üyeliğinin dikkate alınmadığı ve alınmayacağı
hatırlanacak olursa "özel statü" hazırlıkları epeyi önceden başlamış
gibi duruyor. Bu bağlamda Avrupa Parlamentosu'nun Kasım sonundaki
genişleme konulu oturumunda, daha önceleri koridorlarda fısıldanılan
"özel statü" formülünün açıkça telaffuz edilmesi ve oylamada liberal
grubun verdiği, Türkiye'nin hiç olmazsa adaylığını teyid eden
değişiklik önergesinin reddi tesadüf değildir.

İlişkilerde ve AB projesinde yeni döneme doğru
1989 sonrasında, Yalta'da açılan parantezin kapanmasıyla doğan
Avrupa'nın tekrar birleşmesi olasılığı; kıtanın nihayet kalıcı
bir barış, istikrar, refah ve özgürlük kıtası olma şansını yakalamış
olması; Avrupa'nın dayanışmacı felsefesinin güdümünde ve ortak
değerler ile ortak çıkarlar zemininde yeni ve evrensel bir 21.
yüzyıl Avrupa'sı yaratma ülküsü; "öteki Avrupa" ile birlikte "Avrupa'nın
ötekisi" Türkiye'yi kucaklayacak olan genişleme sürecine tarihî
ve asil bir rol yüklenmişti. Bugün gelinen yerde ise tartışma,
Türkiye'nin müzakere süreci konusuyla başlayan dinsel ihtiraslara,
bunların bazı ülkelerde iç politika malzemesi haline gelmesine
ve yeni üyelere verilecek yapısal ve tarımsal fonların miktarındaki
bakkal pazarlığına takılıp kalmış durumda. Bu menfî gidişatın
çarelerinden biri 1999'da Helsinki'de Türkiye hakkında alınan
cesur kararın arkasını getirecek cesareti bugün de bulabilmekti.
Ancak bugün AB'yi yönetenler bu cesareti bulamadılar, genişlemenin
mühendisliğiyle yetinen kararlar aldılar ve giderek kaybolan 21.
yüzyıl Avrupa'sı vizyonunu tekrar gündemlerine oturtamadılar.

AB'nin gündemine 3 Ağustos'da Ankara'dan giren Türkiye, 13 Aralık'da
Kopenhag'da Avrupa'nın gündeminden çıkarıldı. Türkiye'nin müzakere
sürecine dahil olması gibi hayatî kararları almaktan hoşlanmayan
bugünün çapsız AB'li siyasîleri Kopenhag'da, hiçbir bağlayıcılığı
olmayan muğlak bir karar aldılar. "Ben senin yüzüne 2004 sonundan
önce bakmayacağım, her siyasî eksiğini kendi başına tamamlayıp
geleceksin" derken aslında "Bu iş ne kadar uzarsa kopması o kadar
kolay olur" hesabı yapan bir AB karşısında Türkiye'nin AB'yi kendi
gündeminde tutabilmesi kolay olmayacak. Burada sivil topluma ve
hükûmete elbette çok iş düşüyor. Bu güçler ellerinden geleni yapacaklardır.
Ancak toplumun morali bozulmasın diye AB'nin bariz gönülsüzlüğü
ve Türkiye ile kurmayı düşündüğü farklı ilişkiyi gözden kaçırmamak
lâzım. Yoksa hata yapma olasılığımız artacaktır.

Bugün AB'li siyasîlerin yaptığı gibi kamuoylarının menfî tavrından
söz etmek, 1989'dan bu yana şekillenen yeni Avrupa'nın iletişiminin
yapılamamış olmasını itiraf etmek ve bunun faturasını Türkiye'ye
çıkarmak (Chirac'ın dediği gibi "Kamuoyuma zaten 10 ülkenin üyeliğini
anlatamıyorum bir de sizi anlatamam") anlamını taşıyor. Ama bunu
ortada hiçbir seçim ortamı veya kamuoyu baskısı yokken dile getirmek
muazzam bir siyasî sahtekarlıktır. Zira Aralık 1999'da Helsinki'de
Türkiye'nin adaylığı kararı alınırken AB kamuoyları ne Türkiye
ne de genişlemenin tümü konusunda daha istekli ve bilgiliydiler.
2004'e gelindiğinde maalesef daha istekli olmayacaklar. Sivil
toplumun ve kamunun iletişim çabaları bu yüzlerce yılda oluşmuş
menfî imajı iki yılda çok zor değiştirir. Dolayısıyla kamuoyu
argümanı AB'li siyasîlerce her zaman bir kenarda muhafaza edilecek.
Buna kanmamak, esas meselenin kamuoyları değil artık Türkiye'nin
üyelik perspektifinin verdiği rahatsızlık olduğunu anlamamıza
ve politikalarımızı buna göre üretmemize yardımcı olacak.

Yeni dönemde, AB'nin riskini göze alıp unutmayı yeğler gibi gözüktüğü
Kıbrıs meselesi (şu Almanların buluşu olan talihsiz "Doğu Alman
modeli" lafı hakikaten Sovyet buzulunu çağrıştırıyor) belki Annan
Planı çerçevesinde ABD'nin baskısıyla çözülür ya da çözülmez.
Diğer taraftan artık pek AB'nin demokratik gündemindeymiş gibi
durmayan Türkiye'nin siyasî sorunlarının Suriyevarî bir istikrarı
garantileyecek herhangi bir iktidarla hal edilmesi de pek çok
AB'li siyasînin kafasındaki pragmatik çözüm gibi görünüyor. Otoriter
bir Rusya ile birlikte pekala yaşayan AB'nin, ABD'nin bölgesel
jandarması olmuş otoriter bir Türkiye ile ticarî ilişkilerde bulunmasının
bir etik sakıncası elbette olmayacaktır ama bundan böyle bizim
için esas olan AB'nin niyetleri iyice ortaya çıktıkça tüm ilişkileri
kapsayacak soğukkanlı bir gözden geçirmenin zaman kaybetmeden
gündeme getirilmesidir.

Ülkenin istikbalini karartacak bu olası nahoş gelişmeler belki
buraları anladığından dem vuran gelecek dönem başkanı Yunanistan'a
son bir kez anlatılabilir. Türkiye'yi göz göre göre dışlamaya
hazırlanan ve böylelikle telafisi zor tarihî bir hata yapmak üzere
olan AB'den önümüzdeki altı ay içerisinde, muhtemelen Kıbrıs meselesinin
28 Şubat'ta olası çözümü ile eşzamanlı ve Türkiye'yi gerçek bir
aday olarak kabul edecek bir tebdil-i karar istenebilir. Zira
bugün AB dinamiğinden yararlanmak AB'nin müstakbel gelişiminde,
Kopenhag kararını alan basiretsiz AB'li siyasetçilerin hiç anlamadıkları
kadar katkısı olacak Türkiye'nin hakkıdır.


Baş tarafı

|
Dr.
Cengiz Aktar
Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi,
AB Genişleme Süreci Uzmanı
|

Diğer
yazılar için tıklayın
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|