



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
16. 10. 2002 |
Zamana
karşı yarış 
Türkiye
ile Avrupa Birliği (AB) arasında 3 Ağustos'ta fevkalade çetin
bir satranç karşılaşması başladı. Karşılaşma AB Konseyi'nin Kopenhag
Zirvesi'nin son günü 13 Aralık Cuma öğleden sonra sona erecek.
Genişleme sürecinin icracısı olan Avrupa Komisyonu'nun 9 Ekim'de
yayımladığı Türkiye'nin adaylıkta kaydettiği ilerlemelere ilişkin
raporu tamamen bu çerçevede değerlendirmek ve bundan sonraki hamlelerimizi
raporun içeriğini dikkate alarak yapmamız gerekiyor. Zira rapor,
Türkiye'nin AB adaylığının gidişatı, bir sonraki evresi ve ülkemizin
AB yolunda attığı adımların ne derece değerlendirildikleri konusunda
birçok ipucu içeriyor. Raporda ciddiyetle üzerinde durmamız gereken
dört temel veri bulunuyor.

Birincisi ve muhtemelen en can alıcısı, TBMM'nin 3 Ağustos'ta
yasalaştırdığı 14 maddelik son uyum paketinin siyasî anlamı Komisyon
raporunda hakkıyla değerlendirilebilmiş değil. Dolayısıyla 1998'den
bu yana Türkiye ile ilgili rapor yayımlayan Komisyon'un bu yılki
çalışması öncekilerden pek farklı değil. Geçen sonbahardan bu
yana yapılan yasal değişikliklerin Cumhuriyet devrimleri ayarında
yasal düzenlemeler oldukları kavranmamış ve dolayısıyla rapora
yansıtılmamış. Çalışma özensiz, vizyonsuz ve kuru bir fotoğraf.
Komisyon, bürokratik bir zihniyetle "şu eksik, bu tamam" çentikleriyle
"check list" çalışması yapmış. Türkiye'nin tarihî siyasî hamleleri
teknik değerlendirmeye tabi tutularak basit bir gelişme gibi gösterilmiş.

Dolayısıyla ve ikincisi rapor, Türkiye'nin adaylığının bir sonraki
evresi konusunda dolaylı bir tavsiyede bulunuyor: "Türkiye Kopenhag
Siyasî Kriteri'ni tam anlamıyla yerine getirmiyor" derken böyle
bir aday ile müzakerelere başlanamayacağından, müzakerelerin başlamasını
tavsiye etmiyor.

Üçüncüsü ve Genişlemeden sorumlu Komiser Verheugen'in yalanlamalarına
rağmen, Komisyon'un raporunda ülkemizin AB adaylığı ve müstakbel
üyeliğine yönelik ve AB kurumlarının daha önce bir iki kez dile
getirip kağıda dökmedikleri "özel statü"yü çağrıştıran tavsiyeler
bulunuyor. En "çekici" tavsiye Gümrük Birliği'nin kapsamının genişletilmesi
ve bu sayede Türkiye ile AB arasındaki ticaret ve yatırım sermayesi
akışının derinleştirilmesi.

Dördüncüsü ve tekrar ilk noktanın sonucu olarak rapor, Kopenhag
Siyasî Kriteri'ndeki eksikliklere ve özellikle aksayan uygulamaya
dikkat çekiyor. Bunların zaman içerisinde giderilmelerini öğütlüyor.

Bu dört noktaya bir beşincisini de ekleyelim: Tüm adayların ele
alındığı "Strateji Belgesi"nde hazırlıklarını tamamlamış olan
Kıbrıs'ın güneyinin üyeliğine yeşil ışık yakılıyor.

Sivil toplumu, bürokrasisi ve siyasîleriyle ülkenin önünde bugünden
13 Aralık'a kadar giden, artık hiçbir şekilde heba etme lüksümüz
olmayan bir zaman süresi var. Raporun açıklanmasıyla paldır küldür
tekrar gündemin tepesine oturan AB konusunu gündemde tutmamız,
ne istediğimizi anlaşılır biçimde koyarak kolları sıvamamız, dışarıda
muhataplarımızı net bir biçimde belirleyerek neyi niçin hak ettiğimizi
açıkça dile getirmemiz, içerde ise uygulama ve milletvekili seçimleri
konusunda kararlı bir duruşta olmamız gerekiyor.

Hedef müzakerelerin başlamasıdır
Kopenhag Siyasî Kriteri'nde Türkiye'nin 3 Ağustos kararlarıyla
gösterdiğine benzer bir iradeyi beyan eden her aday ülke, üyeliğe
hazırlık çalışmalarına koşut olarak katılım müzakerelerine de
başlar. Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ile hayata geçirilen bu yeni
katılım stratejisinin amacı güçlü bir siyasî tavır sergilemiş
olan adayları artık geri dönüşsüz bir perspektif içine sokmak
ve böylelikle hem onlara hem de dış dünyaya bu ülkelerin istikballeri
konusunda güvence aşılamaktır. Ağır aksak hazırlanan, en dişe
dokunmayan anabaşlıkları müzakere eden ancak buna rağmen üyelik
perspektifleri konusunda hiçbir kaygıları olmayan, yabancı yatırımcıya
da bu sayede yeterli güvenceyi vermiş bulunan Bulgaristan ve Romanya
bu stratejinin başarısının somut kanıtlarıdırlar.

Türkiye'nin de artık bu perspektifi alması gerekiyor. Üstelik
bu perspektifi, AB dinamiğinin Türkiye için aciliyet ve hayatiyetini
kavramaktan uzak, AB üyeliğini bir dış ilişki zanneden, ülkemizin
müzakereler başladığında muazzam sorunlarından ötürü en az on
yıl alacak bir hazırlıktan sonra üye olabileceğinden habersiz,
bilgisi olmadan düşüncesi olan yorumcuların belirttiği gibi ileriki
bir tarihte değil, hemen ve en geç 13 Aralık'ta alması gerekiyor.
Zira ne Türkiye'nin ne de diğer adayların AB üyeliğine, Türkiye'nin
bu zamana kadar yapmaya çalışıp altından kalkamadığı gibi, AB
kurumlarının desteği olmadan hazırlanması mümkün değil. AB kurumları
da haklı olarak sadece müstakbel üyeliklerine kesin gözüyle bakılan
ve hazırlıkla müzakereyi bir arada götüren ülkelere tam destek
veriyor. Türkiye bu destekten mahrumdur ve eğer bu kafada gidip
müzakerelerin başlaması için "tarih" istenmeye devam edilirse,
toplumumuz AB mevzuatı ve uygulamalarının nemasını, bugüne kadar
olduğu gibi, görmekten mahrum kalacaktır.

Fakat dilimize pelesenk ettiğimiz "tarih" ve "takvim" talepleri
maalesef bir haftadır AB'li yetkililerce de telaffuz edilir oldu.
Avrupa ile ilk teması 31 Temmuz 1959'da yapmış bulunan Türkiye'nin
daha ne tarihine ihtiyacı olduğunu anlamak mümkün değildir. Üstelik
kendi uydurduğumuz ve aleyhimize olan bu talep şimdi AB tarafından
da "makul" bulunmaya başlandı. Her ne kadar gelişmeler bu yönde
ilerliyorsa da talebimizin "müzakerelerin hemen başlaması" olması
gerekiyor.

Reddedilmesi gereken bir diğer "çözüm" özel statüdür. Özel statüye
razı olmak üzere olan ve ekonomik kalkınmanın her derde deva olacağını
zanneden dar görüşlülerin dikkat etmesi gereken hususlar şunlardır:
AB bu coğrafyada oluşacak, Çin benzeri pazar ekonomisi kurallarıyla
işleyen bir diktatörlükle de alışveriş yapar. Ama böyle bir işbirliği
ortamında Kıbrıs, Ege kıta sahanlığı, kaçak göç, uyuşturucu ticareti
gibi ortak sorunlara çare bulunamaz. O ülkeye ne kalıcı bir siyasî
istikrar ne de ileriyi görmeyi sağlayacak bir ekonomik istikrar
gelir. Üç-beş tişört daha satar, tıkanır kalırsınız. Ama bu arada
ülkenin akut siyasî, iktisadî ve toplumsal sorunları kısa bir
zaman zarfında ülkeyi yönetilemez hale sokabilir.

Bugünlerde Türkiye'nin AB adaylığında bir sonraki evreyi belirleyecek
olan kararla ilgili Brüksel'den sızdırılan manipülasyon amaçlı
haberleri buralarda ciddiye alarak politika önerilerinde bulunanlar
çıkıyor. Yeterli bilgiye sahip olunmadan yürütülen bu fikirler
etkin kalemler tarafından dile getirilince tam da Brüksel'deki
Türkiye karşıtlarının istediği olmuş oluyor. Avrupa Komisyonu
tarafından devrevî olarak gündeme getirilen özel statü, Gümrük
Birliği'nden bir gömlek üstün ama üyeliğin çok gerisinde kalan,
Komisyon yetkililerinin dahi nasıl uygulanacağını bilmedikleri,
ilerde Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya'ya uygulanması düşünülen
"ad hoc" bir statüdür.

Bugün, özel statüyle yetinelim diyenler, iş dünyasında Aralık
1997 Lüksemburg Zirvesi sonrasında ilişkiler fena halde soğuk
iken "aman ne yaparsanız yapın ama Gümrük Birliği'ne dokunmayın"
diyenlerin uzantısıdır. Türkiye Aralık 1997'den Aralık 1999'a
giden iki yılı sineye çekti ve Gümrük Birliği'ne dokunmadığı gibi
kararın vecibelerini yerine getirmeye devam etti. Bu sefer durum
farklı. Gümrük Birliği, Türkiye'nin 1959'dan beri AB'ye üyelik
yolunda attığı adımların sadece bir evresi olarak düşünülmüştür.
1963 Ankara Anlaşması ve özellikle 1973'de yürürlüğe giren Katma
Protokol, süreci bu şekilde tarif eder. Eğer Katma Protokol harfiyen
uygulanabilseydi 22 yıllık geçiş döneminin sonunda Türkiye sadece
Gümrük Birliği kapsamına giren anabaşlıklarda değil birçok başka
anabaşlıkta da uyumu sağlamış olacaktı. Bugün özel statüyü kabul
etmeye razı olanların iki hesabı var. İlkin aralarında AB normlarının
iş ilişkilerine getireceği zorunlu iyileştirmelerin rekabeti engelleyici
olduğunu düşünenler az değil. İkincisi bu statünün öngördüğü yeni
ticaret olanaklarının iyi bir fırsat olduğu sanılıyor. Bunlar
maalesef ham hayaldir. Zira AB'nin ticarî açılımı tartışılmaz
üretim norm ve standartlarını üreticinin önüne koyacaktır. Örneğin
sütlü mamul ihraç etmeye kalktığınızda sütü veren ineğin menşeine
varan bilgileri verebilmeniz gerekiyor. Norm ve standartları tutturmanın
en kolay ve masrafsız yolu da AB Müktesebatı'na yani bu konulardaki
AB mevzuatı ile uyum sağlamaktan geçiyor. Bu da zaten üyeliğe
hazırlık demek!


Diğer
yazılar için tıklayın
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|