



Ana
Sayfa
Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı
Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle İletişim Dünyası
Farklı Renkler, Farklı Kültürler
Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü
Diğer
Minidev'de yazmak ister misiniz?
Reklamlarınız İçin
İletişim
YAZARLAR |

| AB
Editörü'nden |
Güncelleme:
02. 04. 2002 |
Avrupa için, Türkiye için
Türkiye, AB'ye hazırlıkta ağır, ama, şu sorular da yanıtlanmalı:
Birliğin hiçbir mali olanağından yararlanamayan Ankara, müzakere
bile etmediği müktesebata nereye kadar uyum sağlamalı?

Avrupa
Birliği (AB) üyesi on beş ülkenin Türkiye'nin adaylık statüsünü
teslim ettiği Helsinki zirvesinin üzerinden iki yıl geçmiştir.
Bu süre içinde, adaylığa götüren uzun yolda elle tutulur hiçbir
ciddî ilerleme kaydedilememiştir. Diğer on iki aday, belirlenen
takvim doğrultusunda (road map) ilerlerken, Türkiye yerinde saymış,
hatta gerilemiştir. Üye ülkelerle Türkiye arasındaki ilişki bu
durumdan ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) ve Kıbrıs
gibi zorlu meselelerden etkilenmektedir. Bu zorlu meselelerde
aralık başında olduğu gibi, hep son anda ilerleme kaydedilmektedir.

Helsinki
zirvesinden beri, Türkiye'nin adaylık sürecinin ve Türkiye ile
AB arasındaki bu yeni ortaklığın iyi işleyebilmesi için gereken
karşılıklı güven ortamı sağlanamamıştır. Sonuçta bugün 'taraflar'
bu yeni ortaklığı geliştirmek yerine, krizlere çözüm bulmak için
görüşmeler yapmaktadırlar. Bu durumda, topun Helsinki'den beri
Türkiye'de olduğu, Avrupa'daki geleceğini kendisinin tayin etmesi
gerektiği ve tüm adayların aynı konumda olduğu ileri sürülebilir.
Komisyonun geçen kasım ayında yayımladığı son ilerleme raporunda
da teyit edildiği gibi, Türkiye müktesebata uyum konusunda hiç
aceleci davranmamış; siyasal kriterlerdeki en önemli sorunların
çözümü hakkında isteksizliğini dışa vurmuş ve gerek AGSP, gerekse
Kıbrıs konusunda kendi yaklaşımını dayatma yoluna gitmiştir.

Oysa
Türkiye'nin yapısal açmazlarını ve iktidardaki ulusal egemenlik
yanlısı ve Avrupa fikrinden uzak olan koalisyon hükümetinin ideolojik
sınırlarını bilenler için olanları önceden kestirmek olasıydı.
Ancak bunun yanında, Türk devleti adaylık konusunda ne kadar kuşkulu
ise, kamuoyu da o kadar Avrupa'ya yakın durumdadır. Bu veriler,
aday Türkiye'nin farklı bir bakış açısıyla ele alınmasına ve Helsinki'de
açıklanan iradeyi gerçekleştirme yollarının aranmasına yetmeliydi.

Bu,
elbette Türkiye'nin kayırılması gerektiği anlamına gelmez. Bütün
adaylar Kopenhag Kriterlerine uyum sağlamak zorundadır. Buna bağlı
olarak Türkiye, yerine getirmesi gereken şartların hafifletilmesine
değil, ülkenin boyutları ve sorunlarının önemi göz önünde tutularak,
daha dikkatle ele alınması gereken bir adaydır. Oysa Aralık 1999'dan
beri adayları hazırlamakla yükümlü AB kurumları ve üye devletler,
birkaç istisna dışında, bu adayı diğerlerinden farklı biçimde
ele almak konusunda hayal gücü ve coşkudan yoksun tavırlarıyla
göze çarptılar. Avrupalı kurum ve devletler aday Türkiye'nin hazırlığı
için gereken maddî olanaklardan ve en önemlisi yapıcı fikirlerden
tamamen yoksundurlar. Bu bağlamda, son iki yılı hızlıca gözden
geçirelim.

Komisyon, Türkiye'nin Katılım Ortaklığı'nı hazırlamak için bir
yıl çalıştı, halbuki Mart 1988'de 'Lüksemburg adayları' için yapılan
on bir Katılım Ortaklığı Belgesi üç ayda hazırlanmıştı. Komisyon,
uyumlaştırma çalışmasını birlik müktesebatı ile koruyacak finansal
kaynaklardan yoksundu. Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin
yararlandığı hiçbir mali kaynak (PHARE, ISPA, SAPARD gibi) ya
da teknik destek, örneğin 'eşleştirme', kapsamında değildir. Üstelik
Türkiye'nin her hangi bir ad hoc mekanizmaya ya da Gümrük Birliği'nin
1996-1999 döneminden bakiye 1 milyar euro'ya da erişimi olanıksızdır.
Karşılaştırma yapabilmek için, birliğin Türkiye ile yaptığı ticaret
fazlasının 2000 yılında 13 milyar euro'ya çıktığını hatırlatalım

Bunlara
ilaveten, Türkiye -daha müzakere bile etmediği müktesebatı nereye
kadar kendine uyarlamalı sorusunun yarattığı bir karmaşa ortamı
var. Son olarak, diğerleri kadar önemli bir husus da, komisyonun
IMF tarafından yürütülen ekonomik programı somut olarak destekleyebilmesi
için hiçbir ortak yapılanmanın öngörülmüş olmayışıdır. Bu noktada
Türkiye'nin komisyonun son raporundaki "Daha fazla teşvik gerekiyor"
ifadesinin somutlaştırılması gerekiyor. Zira sadece kemer sıkma
mantığıyla hazırlanmış bir 2002 bütçesinin getireceği toplumsal
tepkileri yumuşatmak için teknik ve malî yardıma ihtiyaç var.
Bugün tam aksine, tüm ekonomik müzakereler, teorik olarak Avrupa
Birliği'ne tam üyeliğe giden bir etap olması gereken Gümrük Birliği'nin
dar çerçevesiyle sınırlandırılmaya çalışılıyormuş izlenimi veriyor.

Komisyon ancak 2002 başından itibaren etkili insan kaynaklarına
sahip oldu. Ülkedeki temsilcilik, olması gerektiği gibi başkent
Ankara'da ve toplam yüzölçümü 1 milyon km olan diğer adaylara
aynı hizmeti eşit olarak 12 temsilcilik verirken, Türkiye temsilciliği
tek başına 780 bin km'ye yetişmekte zorlanmakta! Nitekim, ülkenin
sanayi ve kültür başkenti İstanbul, komisyonun görüş alanının
dışında kalıyor. Sadece İstanbul bile bir yerel büro kurmaya değer.

Brüksel'den
gelen bazı resmi belgeler, bunları yazanların Türkiye'nin adaylığından
söz ederken bundan rahatsız oldukları duygusunu veriyorlar. (Örneğin
resmi 'Documentation Europeenne' serisinde Pascal Fontaine'in
kaleme aldığı 'Avrupa İçin Yeni Bir Fikir' adlı çalışmada Türkiye'nin
aday olduğu yazmıyor). Helsinki'den beri birlik programlarına
Türkiye'nin dahil olup olamayacağı konusunda bir karmaşa hüküm
sürdü. Diğer taraftan bürokratik engeller özellikle Reding Verheugen'in,
'Genişleme İçin İletişim' girişimine Türkiye'nin dahil olmasını
engelledi. AB konusundaki bilgilendirmenin önemi ve aciliyetine
rağmen bu bütçe daha hâlâ verilmedi.

Avrupa
Komisyonu'nun yaşamsal önem taşıyan iletişim stratejisi, yavan
bir süreli yayın çıkarmak ve bazı değerli ancak hiçbir temsiliyeti
olmayan entelektüeller ile Kürt gruplarla sınırlı bir diyalog
kurmaktan öteye gidemedi. Unutmayalım ki Türkiye'de kamusal iletişim
için en uygun toplumsal alan derneklerden ziyade camilerdir ve
Türkler genelde televizyon izleyerek bilgi sahibi olurlar. Karma
Parlamento Komisyonu'nda yapılan çalışmalar da aynı hedef kitle
tayin etme konusundaki yanlışlarından payını alıyor. Zaten bu
komisyonun çalışmalarının, iki taraf arasındaki iletişimsizlikten
ötürü turistik gezilere benzeyen toplantılar nedeniyle çok da
verimli olması beklenemezdi.

Türkiye'nin Avrupa Parlamentosu'ndaki ilk raportörü Philippe Morillon'un
belirttiği gibi, engeller çıkaran bu komisyonu aşmak ve AB üyesi
on beş ülkenin siyasal sorumluları ile Türkiye'nin siyasetçileri
arasında tartışma platformlarını oluşturmak gerekmektedir.

AP
üyeleri bu yöndeki bir girişimin vurucu gücünü oluşturabilirdi.
Ancak böyle bir girişim hiç gerçekleşemediği gibi, Avrupa'nın
siyasi sorumluları Türkiye'yi nadiren, o da bazı yangınları söndürmek
için ziyaret etti. Helsinki zirvesinden beri yalnızca Almanya,
Hollanda, İngiltere, İsveç ve Yunanistan, Türkiye ile AB ağırlıklı
ortak çalışma yaptı. Türkiye'nin kendisini Avrupa'da evindeymiş
gibi hissetmesi; karşılıklı kuşkulardan arınılması; Kıbrıs sorununa
beraberce çözüm aranması; ademi merkeziyetçilik, tarımın yeniden
yapılanması, sivil yaşamda ordunun rolü, yerel dillerde verilecek
eğitimin teknikleri ve bunun gibi çeşitli konularda Avrupalı deneyimlerden
yararlanılması için, daha fazla temasa, anlayışa, diyaloğa ve
resmi düzeyde siyasal ve özellikle toplumsal ortak oluşumlara
gereksinim duyulduğu gün gibi ortadadır.

Türkiye ile oluşturulacak stratejik ve siyasal ortaklık, sebat,
keskin ve zengin bir hayal gücü gerektiriyor. Türkiye'nin üyeliğine
Avrupa'da ve Türkiye'de karşı çıkanlar arasında nesnel bir suç
ortaklığı var. Avrupalı Türkiye karşıtları ve Türkiyeli AB karşıtları
birbirlerinin eylem ve düşüncelerinden besleniyorlar. Meydan bu
muhaliflere bırakılır ve hem Avrupa hem Türkiye'nin 'Öteki' ile
bütünleşmesi hedefleri gerçekleşmezse çok yazık olur. Geç olsun
da güç olmasın diyelim ve İspanya Dışişleri Bakanı Josep Pique
tarafından dile getirilen ve Türkiye'ye üyelik yönünde daha net
bir yol çizilmesi yönünde isteğini bildiren dönem başkanı İspanya'yı
selamlayalım.
Cengiz
Aktar
Editörümüzün
bu yazısı, Belçika'nın La Quinzaine adlı gazetesinde yayımlanan
yazıdan çevrilmiştir.

Diğer
yazılar için tıklayın
|
|

AVRUPA
YOLUNDA AB
EDİTÖRÜ'NDEN


AB'NİN
FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV
Yazarlar

Merih
Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı
 
Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin
Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol
Yurderi
Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?

Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin

miniDEV'i
Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın
|