Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






AB Editörü'nden Güncelleme: 20.09.2001

Gerileme Raporu'na doğru

Geçtiğimiz üç ay içerisinde Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkilerinde dişe dokunur bir ilerleme kaydedilmedi. Aksine ve adaylığın başından beri olduğu gibi yaşananlar ilerlemeden çok bir gerileme sürecine işaret ediyor. AB dinamiği Türkiye'yi tepkisel kılıyor, içine kapanmasına, kendisini Avrupa'dan tecrit etmesine gerekçe oluşturuyor. Felç durumundaki münzevi Türkiye, AB ilişkilerinde hiçbir yapıcı politika üretemiyor ve artık hızla, çözümlerden çok sorunlara ortak bir ülke haline geliyor. Bu, Helsinki kararına temel teşkil eden siyasi savın tam aksi yönde bir gelişmedir ve adaylık statüsünün ortak sorunları çözmede kolaylaştırıcı olacağını düşünmüş olan Avrupalı siyasiler açısından derin bir hüsran anlamına gelmektedir.

Geçen üç ay zarfında bu gidişatın dolaylı veya dolaysız pek çok işaretine tanık olduk. İsveç dönem başkanlığını sona erdiren 14-15 Haziran Göteborg Zirvesi'nde diğer adayların kaydettikleri önemli ilerlemelere sıcak destek verilirken Türkiye için "adet yerini bulsun" kabilinde bir satır ayrılmıştı. Bir önceki toplantıdan 14 ay sonra 26 Haziran'da gerçekleşen Ortaklık Konseyi'nden ise hiçbir önemli karar çıkmadığı gibi toplantıda yapılan konuşmalar ve özellikle Genişlemeden sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Günter Verheugen'in renksiz sunumu soğukluğun derecesi konusunda önemli bir gösterge durumundaydı. Komiser kısa konuşmasında, üzerine söz söyleyebileceği gelişme arar gibiydi. Temmuz başında AB'nin yeni dönem başkanı Belçika'nın Dışişleri Bakanı Louis Michel Türkiye'ye resmi bir ziyarette bulundu. Ankara'da ve basında, dönem başkanlığının ilk ziyaretini ülkemize yapan Bakan'ın böylelikle Türkiye'ye verdiği önemi gösterdiği yollu gayrı ciddi açıklamalar yapıldıysa da Bakan'ın amacı Türkiye'nin AGSK konusundaki keskin tutumunu yumuşatmasını istemekti. "Şantaja boyun eğmeyeceğiz" gibi beyanlarda bulunan Belçikalı siyasetçiyi ay sonunda yine aynı temayı işlemek üzere Fransız Dışişleri Bakanı Hubert Védrine izledi. "Yeterince Avrupalı düşünmüyorsunuz" diyen Védrine bu derin ekonomik kriz ortamına rağmen Türkiye'nin Batılı partnerleriyle AGSK konusunda restleşmesi karşısında, Türkiye'deki 5 milyar dolar civarındaki Fransız yatırımlarının önemini hatırlatmak durumunda kaldı. Bu iki Batılı yetkilinin ziyaretleri esnasında dile getirilenler ve ziyaretlerin genel havası ortaklar arasında yapılan görüş alışverişleri değil Avrupa'nın başını giderek daha fazla ağrıtan Türkiye'yi, zamanında Sırbistan bugün de Makedonya ile olduğu gibi ikna etmek üzere sarf edilmiş sözlerdi. Védrine'le aynı zamanlarda Ankara'da olması beklenen Verheugen ise her yaz başında bütün aday ülkelere yaptığı mutad ziyaretlerin Türkiye ayağını bu sefer iptal etti.

Konsey yani Üye Devletler, diğer taraftan da Komisyon cenahındaki gelişmeler böyleyken Avrupa Parlamentosu (AP) cenahındaki gelişmelerin müspet olmaları elbette beklenemezdi. Diğer aday ülkelerin AP raportörleri yasama döneminin başından beri görevlerini sürdürürken Türkiye üçüncü raportöre ulaştı. Önce Philippe Morillon ardından Hannes Swoboda Türkiye raportörlüğünü bıraktılar ve böylece sürekliliği olmayan bir süreci başlattılar. Her iki müstefi raportör de yapısal zorluklardan yakınmışlardı. Ama AP'deki en üzücü gelişme geçenlerde açıklanan Karma Parlamento Komisyonu (KPK)'nın AP tarafından eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit'in görevini bırakmasıydı. Avrupa ve belki dünya çapında bir politikacı olan ve Türkiye'ye son derece sıcak bakan Cohn-Bendit'in KPK eşbaşkanlığı görevinde bulunması Türkiye açısından önemli bir avantajdı. Cohn-Bendit görevini bırakırken her zamanki dobralığıyla Türkiye ile uğraşmanın "zaman kaybı"olduğunu söyledi ve bir anlamda bugün AB-Türkiye ilişkilerinde gelinen yer hakkında Avrupalı politikacıların düşünüp de yüksek sesle söyleyemediklerini dile getirmiş oldu. AB-Türkiye ilişkilerinde bulunulan sıfır noktası ve bütün dış siyasi sorunlarda AB'ye takınılan tavırlara ilaveten Ulusal Program'ın taahhüdden çok vaad veya temenni statüsündeki uyum çalışmalarında gösterilen -birkaç bürokrasinin dışında- son derece zayıf performans, Türkiye'nin AB'ye ve belki içinde yaşadığı dünyaya ayak uydurmadaki isteksizliğinin, değişime nasıl direndiğinin ve değişmemek için kendisini nasıl hızla dünyadan tecrit ettiğinin somut göstergeleridir. İçinde bulunulan ve ekonomik olmanın çok ötesinde, zihinsel, varoluşsal ve ideolojik olan bunalımın özü budur. İşin kötüsü bu süreci tersine çevirecek, Türkiye'yi AB'ye katacak, normalleştirecek ve teskin edecek bir siyasi iradenin ne de toplumsal ivmenin var olmamasıdır.

AB'den sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın Ağustos başı aldığı siyasi inisiyatifi bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Yılmaz'ın önce Temmuz ayında İktisadi Kalkınma Vakfı'nın Genel Kurul'u sonrası Cumhurbaşkanı ile birlikte AB sürecine verdiği desteğe ve şimdi partisinin kongresi vasıtasıyla ve özellikle ulusal güvenlik konusunda söylediklerine arka çıkmak, AB sürecinin bu ülkeye getireceği yararları gören ve bu sürecin içinde bulunduğu tehlikelere vakıf her yurttaşın ödevidir. Burada önemli olan kişiler değil söyledikleri olmalıdır. Yoksa, AB çerçevesinde kalacak olursak, kendi partisinden ve AB'yi anlamış Mehmet Ali İrtemçelik gibi bir politikacıyı kolaylıkla harcatan ama bugün onun söylediklerini tekrarlayan veya yıllardır Türkiye için AB üyeliğinin önemine dikkat çeken aydınların, bir türlü gündeme taşınamayan gözlemlerine ancak bugün sahip çıkan bir Mesut Yılmaz'ın elbette inandırıcılığı yoktur. Ama gene de bugün Mesut Yılmaz'ı eleştirmek bahasına, söylediklerine katılsalar da o pozisyonları göz ardı etmeye razı olanlar ve askerden işittiği azarı kınamayanlar 28 Şubat'ı nasıl kınarlar anlamak mümkün değildir. Zira bu tavırdakiler o zamanlar Erbakan'ı savunmaktan çok gördüğü muameleye ve hareketin öznesine karşı çıkmışlardı. Kaldı ki Türkiye ve benzeri ülkelerde politikacı dendiğinde, ancak oturmuş Batı demokrasilerinin bazılarında görülebilecek temizlikte politikacı aramak safdillikten başka bir şey değildir. Üstelik askeri bürokrasi ve otoriter rejimleri özleyenler bu yozlaşmayı yeterince vurgulamakta, siyaset kurumunu gayri meşru ilan ederek bundan yeterince görev çıkarmaktadırlar. Taze kana ihtiyaçları olduğu söylenemez.

Artık bugün yapılması gereken Mesut Yılmaz'ın bu girişiminin de lafta kalmaması amacıyla kamuoyu yaratmak ve politika üretmektir. Nitekim bugün ülkede AB konusunda en açık pozisyonda olan, engellerin neler olduğuna vakıf ve bu anlamda ülkenin önünü açma konusunda, tek tük istisnalar dışında sosyal demokrat ve sol çevrelerden fersah fersah ileride olan TÜSİAD, Yılmaz'ın çıkışını destekleyen tek güç odağı olmuş ve halen sürdürmekte olduğu AB odaklı faaliyetlerle Yılmaz'ın çıkışı arasında sinerji yaratmıştır.

Yılmaz'ın beyanında Türkiye'yi 21'inci yüzyılda istikrar, refah ve barışa taşıyacak ileri adımlar olarak geçen politika ve uygulamaların en can alıcıları, Genelkurmay'ın cevap niteliği taşıyan muhtırasında ulusal güvenliği zedeleyici oldukları ölçüde geri adım sayıldılar. Ve elbette bu adımlar AB'nin geçen Kasım ayında Türkiye'ye sunduğu Katılım Ortaklığı'nın siyasi öncelikler ve siyasi diyalog bölümlerinde belirtilen maddelerin aynılarıydı. Böylelikle, "Bölücü terör örgütünün istekleri ile AB'nin bizden istekleri birbirleriyle örtüşmektedir" diyen Harp Akademileri Komutanı'nın, sarf edildiği sırada münferit addedilen beyanı Genelkurmay'ın görüşü haline gelmiş oldu.

Bu veriler ve pozisyonlar ışığında yapılması gerekenler aşağı yukarı bellidir. Liberallerin ve değişim taraftarlarının ileri adım, askeri bürokrasinin de geri adım diye tarif ettiği meseleler konusunda ülkede hakim olan tavırlara alternatif yaratmak ve bu suretle çözümleri kolaylaştırmak amacıyla toplumu bilgilendirmek gerekiyor. Yılmaz'ın da sıraladığı bu adımlar arasında, onyıllardır yıkanan beyinlerin - daha iki ay önce AP Dışilişkiler Komisyonu'nda Kıbrıs ile AB arasında seçim yapacak olursak biz Kıbrıs deriz demiş bulunan Yılmaz'ın beyni de dahil olmak üzere- haklarında çok zor fikir değiştirecekleri, politik alternatifleri göz önüne alabilecekleri ve bunları fiiliyata dökebilecekleri sorunlu konular şunlardır: Kıbrıs meselesi, MGK'nın diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi danışma kuruluna dönüştürülmesi, Türkçe dışında kalan anadillerde eğitim ve yayının serbest bırakılması. Diğer "ileri adımlar"da mutabakat daha az zorlukla gerçekleşebilecek ama bu üç konuda kavga son derece zorlu geçecektir.

Mesut Yılmaz AB'yi birkaç gün için dahi olsa gündemin tepesine taşıdı ve çok iyi etti. AB dinamiğiyle açılan Pandora'nın kutusundan durmadan dökülen tabu sözcüklere "ulusal güvenlik" diye bir yenisi eklendi. Şimdilik bir yere varması zor gözükse de bir tartışma ortamı var Türkiye'de. Bu ortam, bazılarının hayal ettiği gibi Ekim ortasında açıklanacak Komisyon raporunu bugünkü haliyle, "İlerleme Raporu"ndan çok "Gerileme Raporu"na benziyor olmasını değiştirmeyecek.

Bu anlamda 37 adet Anayasa maddesini değiştirerek -ne kadar önemli olsa da- AB'nin kandırılabileceğini ve tam üyelik müzakerelerine başlanılacağını zanneden şark kurnazları fena halde yanılıyorlar. Ama Türkiye'de gene de takkeler, kepler ve her türlü serpuş Avrupa rüzgarıyla düşüyor, keller ortaya çıkıyor. "Kaşımayın borsa düşüyor" diyen budalalara, "boşu boşuna demokratikleşmeyelim nasıl olsa almayacaklar AB'ye" diyen neo-faşist, hakimiyet-i milliyeci Pol Pot çıraklarına rağmen sorunlar giderek en ortalık yerlerde tartışılıyor, eskisi gibi kapalı kapılar ardında değil.
Ne de olsa, Pandora'nın boşalmış kutusunda insanoğluna kalan tek ve son sözcük "umut".


Diğer yazılar için tıklayın


AVRUPA YOLUNDA
AB EDİTÖRÜ'NDEN




AB'NİN FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla