Ana Sayfa

Demokrasi
Dikkat Çekenler
Önce Demokrasi
AB Yolunda
Haklarımız
Savaşa Hayır
Sivil Toplum
Sivil Anayasa
Minidev'in Amacı

Kültür
K Dergisi
Kültür-Sanat
Çevre
Gey-Lezbiyen Kültürü
L.G.B.T.T Yazıları
Alternatif Tıp
Başucu Yazıları
Cinsel Yaşam
Doğan Cüceloğlu İle
İletişim Dünyası

Farklı Renkler,
Farklı Kültürler

Süryani Kültürü
Yahudi Kültürü
Ermeni Kültürü
Rum Kültürü

Diğer
Minidev'de yazmak
ister misiniz?

Reklamlarınız İçin
İletişim

YAZARLAR






AB Editörü'nden Güncelleme: 19.03.2001


Geçmekte olan Avrupa trenini seyrederken

Değişik yayın organları ve dergilerde Kasım 1999'dan bu yana yaptığımız Avrupa Birliği (AB) adaylığına ilişkin çözümleme ve değerlendirmeler, aradan geçen zamana rağmen içerikte birbirlerine yakın menfi görüşleri dile getirir oldular. Bunun nedeni marazi bir kötümserlikten ziyade AB konusundaki cari yaklaşımlar. Siyasi cesaret, öngörü ve yaratıcılıktan uzak olan bu yaklaşımlar dönüp dolaşıp bildik duruşları, statükoyu ve en kısa yol olan hamasi hakimiyeti milliyeciliği yeğlemekteler. Türkiye'nin bu yaklaşımlarla AB'ye hazırlanması ve AB ile bütünleşmesi hiçbir surette mümkün değildir.

Ulusal Program'ın AB tarafına teslim edilmesiyle tekrar gündemin tepelerine tırmanan AB adaylığı ve hazırlık temaları, bir taraftan mali kriz diğer taraftan bariz siyasi irade eksikliği yüzünden gündemdeki eski yerine düşüverdi. Kısaca söylenecek olursa, ülkenin AB'ye üye olmaya aday kabul edilmesinin üzerinden birbuçuk yıl geçmesine rağmen bu zaman zarfında hükûmet, ne adaylığa hazırlık konusunda ne de ülkenin müzmin baş ağrısı konumundaki iç ve dış siyasi konularda dişe dokunur yeni politikalar üretemedi ve sonuçta herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bilakis, özellikle siyasi konularda, örneğin tutukevleri ve ölüm oruçları sorununun çözümünde, ileriye değil geriye gitme teamülü geçerli. Kıbrıs sorununun kalıcı bir çözüme ulaşmasında yeni bir politika geliştirilemedi ve aksine, adanın kuzeyinin Türkiye'ye "entegrasyon"u telaffuz edilmeye başlandı. Aylar önce imzalanmış olan ve Meclis'te onay bekleyen 1966 tarihli Sivil ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklarla ilgili Birleşmiş Milletler ikiz sözleşmeleri Meclis Komisyonlarında getirilen çekincelerle neredeyse tamamen anlamlarını yitirdiler. Ne Katılım Ortaklığı'ndaki talepler ne de Ulusal Program'daki taahhütler taslak ve tasarı aşamasında olan yasalara dahi tam olarak yansıyamadı. Bunun en açık örneği Ulusal Program'daki taahhütün tam anlamıyla yerine getirilemediği Merkez Bankası yasası oldu. Plan ve Bütçe Komisyonu, yasa tasarısında Merkez Bankası'nın AB ve diğer Batı ülkelerinde olduğu gibi yürütme erkinden tam bağımsız olmasını teminat altına alan hükümleri kaale almadı ve tasarı bu şekilde Genel Kurul'a sevkedildi ve orada yasalaştı. Keza o haliyle dahi AB'deki uygulamanın çok gerisinde kalan Yerel Yönetimler yasa tasarısı belediyelere gerekenden fazla kaynak aktarılacağı endişesiyle hükûmet tarafından Genel Kurul'dan son anda geri çekildi. AB ile uyum için gereken, aynı zamanda da ülkenin eskimiş ve çağdışı uygulamalarını değiştirecek bütün gelecek yasa tasarılarını da muhtemelen aynı akibet bekliyor.

Ama bu gergin, verimsiz ve tatsız ortamın en ciddi sonucu siyasi kriterde yol alınamaması olacaktır. Türkiye tam üyelik müzakerelerinden şimdilik men edilmiş tek aday ülkedir. Bunun nedeni demokrasi özrü ve genelde siyasi konulardaki müzmin yetersizliğidir. Ulusal Program, Katılım Ortaklığı'nda belirtilen siyasi eksiklikleri karşılamakta büyük ölçüde yetersizdir. Bunlar arasında dört konu hayati önemi haizdir: MGK'nın AB ülkelerinde olduğu gibi bir danışma kurulunu dönüştürülmesi, idam cezasının şartsız kaldırılması, Türkçe dışındaki anadillerde yayın ve eğitim ve Kıbrıs konusunda kalıcı çözüm. Türkiye bu konularda yol kat edemez ise ebedi aday olarak kalmak ve/veya Gümrük Birliği ile yetinmek tehlikeleri ile karşı karşıya olacaktır. Bugün itibariyle bu tehlikeler ziyadesiyle ortadadır. Üstüne üstlük, siyasi konulardaki eksiklerin yanında ekonomik, sosyal ve teknik uyumda da Katılım Ortaklığı'nda belirtilen talepler ve bu taleplere verilen kısmi taahhütler zamanında yerine getirilmekten uzak görünüyorlar.

Genişlemeden, adayların hazırlığından ve hazırlık evresinin denetiminden sorumlu olan Avrupa Komisyonu yıllık İlerleme Raporları'nı her yılın Ekim ayına doğru sonuçlandırmakta ve bu amaçla raporları yaz aylarında kaleme almaktadır. Türkiye'de uyum çalışmaları kapsamında bugüne kadar pek bir iş yapılamadığı hatırlanacak olursa bu yılın raporunun içeriğinin ne kadar zayıf olacağını kestirmek güç değildir. Kaldı ki Polonya gibi 1988'den bu yana sistemini değiştirmekle meşgul ve AB uyumunda Türkiye'nin epeyi ilerisinde olan bir ülkenin dahi 2000 yılı İlerleme Raporu incelendiğinde, bütün birikim ve çabalarına rağmen uyumda daha çok gayret göstermesi yollu uyarılar aldığı görülebilir.

Bu gidişata rağmen yetkililerden, Helsinki'den bu yana adet olduğu üzere son derece gayri ciddi zamanlamalar işitiyoruz. 2001 yılı sonunda tam üyelik müzakerelerine başlamaktan söz edenler ve 2003 bilemediniz 2004 gibi tam üye olunacağını düşünen ve söyleyenler var. Türkiye, eğer yeterli siyasi irade ortaya konulsa siyasi kriterin vecibelerini gerçekten çok kısa zamanda yerine getirebilir. Üstelik bu masrafsız bir çaba olacaktır. Ancak böyle bir siyasi irade ülkede mevcut değildir. Bu gidişat karşısında kimi gözlemciler de Türkiye'nin ritminin ve nefesinin ancak bu kadar olduğunu, zamanla işlerin düzeleceğini, ülke ekonomik istikrara kavuşunca AB ile uyumda daha rahat yol alınacağını dile getiriyorlar. Halbuki ülke AB ile uyum ve adaylık vecibelerini yerine getirdiği ölçüde istikrara, istikrarın her türlüsüne ve en önemlisi kalıcı ve sürdürülebilir bir istikrara kavuşacaktır. Kalıcı ve sürdürülebilir istikrardan kasıt dillerden düşmeyen "istikrarlı hükûmet" değil, ekonomik ve siyasi demokrasi ile hukukun layıkıyla işlediği bir ortamdır. Aksine AB süreci ne kadar aksarsa ülke o kadar zaman kaybedecek, sorunlarını çözemeyecek ve gerilere düşecektir. Dolayısıyla zaman Türkiye'nin lehine değil tamamen aleyhine işlemektedir. Tam üyelik müzakerelerine başlanacak gün hep ileri atılmakta, böylelikle üyelik perspektifi de uzaklaşmakta; bunlara karşılık hazırlıklarda en önde olan Orta Avrupa ülkeleri ile Kıbrıs ve Malta'nın üyelikleri her gün daha yakınlaşmaktadır. Bu süreçte Kıbrıs'ın üyeliğine verilecek resmi tepkinin ne denli menfi olacağını ve bu tepkinin ülkenin kendisini epeyidir hapsettiği izolasyonu nasıl derinleştireceğini şimdiden kestirmek pek güç değildir. Bu amaçla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Mayıs ayı içerisinde verdiği ve Türkiye'nin Kıbrıs'ta, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde tanımı yapılmış 18 hak ve özgürlükten 14'ünü ihlal ettiği ile ilgili kararın Ankara'da nasıl reddedildiğini hatırda tutmak yeterli.

Böylece 2005'lere gelindiğinde Avrupa coğrafyası yenilenmiş olacak, AB bir taraftan yeni üyelerle bütünleşmek ve genişlemenin mühendisliğini yapmakla haşır neşir diğer taraftan da derinleşmenin kurumlarını tesis etmek ve tedricen uygulamakla meşgul olacaktır. Avrupa Anayasası, Avrupa yurttaşlığı, Avrupa Parlamentosu'na ilaveten milli meclislerden gelen vekillerden oluşacak bir çeşit Senato, yürütmeden tam sorumlu ve güçlendirilmiş bir Avrupa Komisyonu, sayıları giderek artan federal ve bölgesel kurumlar.... Bu hummalı çalışma ortamında değişime ayak direyen, Avrupa'yı kendine benzetmeye çalışan, itirazcı ve dediği dedik bir Türkiye'nin yeri neresidir? Bu mimaride, Türkiye'nin 18 aydır ayak sürümesi sonucu, daha bugünden Avrupa Birliği tarafından Lüksemburg zamanında olduğu gibi 12+1 formülü etrafında değerlendirildiğini unutmamalı ve Avrupa'nın, günü geldiğinde, bağrına taş basıp, Türkiye'yi Gümrük Birliği çerçevesinde özel bir konuma oturtacağı ve dış sınırını Bulgaristan ve Yunanistan'dan geçireceği ihtimalini katiyen göz ardı etmemeliyiz. Bu senaryoyu ve özellikle de Gümrük Birliği ile yetinilmesine sıcak bakanlara ise şu hatırlatma yapılmalıdır: Türkiye'nin Gümrük Birliği'nden Avrupa'nın bugün istifade ettiği gibi istifade edebilmesinin yolu satacağı malları Avrupa standardına getirmek bu amaçla da adaylık vecibelerini yerine getirmekten geçmektedir.

Bugün bu menfi senaryo gelişmeler sonucunda, Avrupa Birliği ile bütünleşmenin, ülkenin önünde geleceğe yönelik tek ciddi alternatif olduğunu kavramış olanların işi çok zordur ve giderek daha zorlaşmaktadır. Bunlar AB konusundaki genel ilgisizlik ve bilgi eksikliğine ilaveten kamuoyunda etkili iki menfi tavırla daha mücadele etme durumundalar. İlki, AB, Avrupa ve Batı'dan gelen ve reforma yönelik her acı sözü, her talebi kamuoyuna Türkiye'yi yokuşa süren ve "onların bizi almaktaki isteksizlikleri" olarak sunmayı iş edinmiş, değişmemeye ve değiştirmemeye and içmiş olan tavır. "İstenmiyoruz" derken aslında "istemiyoruz" diyen tavır. Diğeri ise bozguna uğramış, "bizi alıp da ne yapsınlar, istemezler" diyen kompleks dolu sitemci tavır. Birinci tavrın ideolojik seçimi Türkiye'nin AB ile bütünleşmesini açıkça engellemek, diğerinin ise sonuçta vardığı yer AB ile bütünleşmenin olanak dahilinde olmadığıdır. İşte içinde debelenilen bu yılgınlık ve basiretsizlik ortamında, gözler önünden geçen ama ilelebet de geçmeyecek olan AB trenine aylardır bakılıp duruluyor.

İdea Politika, Haziran 2001


Diğer yazılar için tıklayın


AVRUPA YOLUNDA
AB EDİTÖRÜ'NDEN




AB'NİN FAALİYETLERİ

AB YOLUNDA
KÜÇÜK BİR ARŞİV


Yazarlar

Merih Akalın

Zehra Akdoğan

Cengiz Aktar

Uğur Alper

Orhan Bahçıvan

Dr. Arı Balcı

Rüstem Batum

Şabo Boyacı

Doğan Cüceloğlu

Şuayip Dağıstanlı

Dilek Dalaklı

Önal Demirci

Tuğrul Eryılmaz

Aynur Gedik

Dr. Mehmet Gürsel

Hakan Kuyucu

Sevin Okyay

Hakan Onum

Dr. Erhan Özer

Dr. Ender Saraç

Robert Schild

Cem Şen

Aykut Tankuter

Umur Talu

Anna Turay

Metin Yahya Üster

Aret Vartanyan

Dr. Nesrin Yetkin

Erol Yurderi

Servisler
YENI Okurdan

Bizi desteklemek
İster misiniz?


Yardım

E-posta

Favorilerinize
Ekleyin


miniDEV'i Tavsiye Et

İletişim

miniDEV'i
Ana Sayfanız yapın

Reklamlarınız İçin

 


Bu Sayfayı Beğendiysen Arkadaşına Yolla